20 Ağustos 2017 Pazar

KAYIP HİZMETÇİ VAKASI Tarquin Hall

Yayın Evi: Büyülü Fener Yayınevi
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 321

Kayıp Hizmetçi Vakası, Vish Puri serisinin ilk kitabı. Kitabı sevgili Judy'nin blogunda görmüştüm. Judy, dedektif için 'Adeta Hindistan'ın Hercule Poirot'su.' yazınca, çok merak ettim. Kitabın kapağı da ayrıca şahaneydi tabi.

Vish Puri'nin bu kitaptaki görevi; evindeki hizmetçinin kaybolmasından dolayı cinayetle suçlanan ünlü bir avukatın içine düştüğü sıkıntılı durumu çözmek. 

Böyle kısaca konusunu yazınca çok cazip görünmüyor ama aslında kitap gayet eğlenceli ve ilginç. Vish Puri'nin geniş ailesi, yardımcıları, Hindistan'ın rengarenk şehirleri, yemekleri, adeta başdöndürücü bir hızla geçit resmi yapıyor.

Tarquin Hall'ın seriye ait diğer üç kitabı Türkçe'ye çevrilmiş ve güzel kapaklarıyla basılmış. Onları da okumak istiyorum.

19 Ağustos 2017 Cumartesi

ODAMDA GECE SEFERİ Xavier de Maistre

Yayın Evi: İletişim Yayınları
Basım Yılı:
Sayfa Sayısı:

Xavier de Maistre'nin Odamda Yolculuk kitabını okuduğumda, Odamda Gece Seferi'ne İletişim Yayınları'ndan devam etmeye karar vermiştim. İki kitabın bir arada bulunduğu bu baskı, hem çevirisinin güzelliği hem de peşpeşe okumak açısından çok daha ideal bir kitap.

Yazar, bu defa çatı katındaki yüksek penceresine merdivenle tırmanıyor ve dışarı bakıyor, bize de binbir türlü şey anlatıyor.  

Hafif modası geçmiş bir romantizm duygusuyla dolu olsa da zevkli kitaplar bunlar. Maistre'nin başka hangi kitapları Türkçe'de yayınlanmış bilmiyorum ama hoş vakit geçirmek için okumak isterdim. 

Hadi çoktan uykuya dalmış olanları geçtim, ama etrafta dolaşanlar, tiyatrodan çıkan kalabalıklar bir an için gözlerini kaldırıp üzerlerinde dört bir yanda parlayan yıldızlara bir baksalar, onları hayran hayran izleseler ne kaybederler? Ama yok, Scapin'i, Jocrisse'yi hayranlıkla izleyen bu kişiler kafalarını kaldırmaya tenezzül dahi etmezler, yukarıda bir gökyüzünün bulunduğunu akıllarına bile getirmeksizin hoyratça evlerine döner yahut başka bir yere giderler. Ne tuhaf! Gökyüzünü her an ve hiçbir ücret ödemeksizin seyredebilecekleri için, bunu yapmayı istemezler bile. Şayet gökkubbe bizden her daim saklı olsa, bu gösteri de bize bir kimsenin girişimiyle sunulmuş olsaydı, çatıların üzerinde sahneyi en iyi gören localar paha biçilmez olur, Torinolu hanımefendiler de benim küçük pencerem için birbirleriyle yarışırlardı. [sf 96]

18 Ağustos 2017 Cuma

İNSANIN ACISINI İNSAN ALIR Şükrü Erbaş

Yayın Evi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 256

Adı sanki çok şey söylüyor, hikayeler anlatıyor gibiydi, sonra o meşhur cümleler vardı; aslında ayrılığın ne olduğuna dair. Kayıtsız kalamadım, alıp okudum. 

Kitabı bitirdikten sonra bir de okurlar tarafından hangi cümleleri alıntılanmış, netten onu kontrol ettim. Dalgın bir şekilde mi okudum, o sebeple mi hemen hemen hiç bir yerini beğenemedim diye düşünmüştüm. Ama 'ayrılık' yazısı -ve bir iki kısa cümle hariç- yine, 'Bak burası baya güzelmiş aslında!' dediğim bir yer olmadı.

Öyle bir zamandayız ki artık yeni şeyler söylemek zor evet, fakat yeni bir uslupla, daha önce defalarca kez üzerinden geçilmiş benzetmelerden uzak durarak, ilk akla geleni eleyip daha derine inerek yazmak hâlâ mümkün.

Mesela; 'Gülüşü, bir yaprak ummanından gün ışığı gibi hüzünlü bir sevinç verirdi. Akşamüstüne benzeyen bir sesle konuşurdu.' [sf 134] cümlelerinde iyi edebiyata aşina okur için heyecan verici ne var? 

İnsanın Acısını İnsan Alır'dan beklentim büyüktü, onu karşılamadı maalesef. Yazarın başka bir kitabını okur muyum, birisi elime zorla tutuşturmadıkça, hayır. 

Sesin gövdemi iplik iplik eden bir ağrıydı içimde. [sf 22]

Bütün yaprakları birer serçe kesilmiş ağaçtım, üstüne titreyen.
Gelince sen geliyordun,
ama gidince dünya kopuyordu yüreğimden.[sf 92]

Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine. Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken duvarlara dalıp dalıp gitmesi. Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık. Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde kendi sesiyle silinmek. Birdenbire büyümesi, gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun. İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi. Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde. Saçına rüzgâr, sesine ışık düşürememek kimsenin. Parmaklarını sözüne pınar edememek. Uzaklarda bir adamın üşümesi, bir kadın dağlara daldıkça. Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan. Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun. Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması... Ayrılık o küçük ölüm, usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan. [sf 110]

17 Ağustos 2017 Perşembe

KIŞ MASALI William Shakespeare

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 138

Sicilya Kralı Leontes, kendisini ziyaret eden dostu Bohemya Kralı Polixenes'in yanında biraz daha kalmasını ister ve karısı Hermione'den misafirini ikna etmesini rica eder. Hermione bu görevi yerine getirdiğinde Leontes, ikisi arasında gizli bir ilişki yaşandığı şüphesine kapılır.  Polixenes'i öldürtmeye karar vererek onu zehirlemesi için lord Camillo'ya emir verir. Fakat Camillo durumu suçsuz olduğunu düşündüğü Polixenes'e anlatınca, birlikte Bohemya'ya kaçarlar. 

Leontes, hamile olan karısı Hermione'nin çocuğunun babasının da Polixenes olduğunu düşünerek, onu zindana attırır. Karısının suçsuz olduğunu haber veren kahinlerin sözlerine de aldırmadan Hermione'in zindanda dünyaya getirdiği bebeğin öldürülmesini emreder, bu görevi verdiği lord Antigonus, bebeği ormana bırakıp kaçmak zorunda kalır. Bu esnada annesinin suçlanmasına dayanamayan Leontes'in büyük oğlu Mamillius hastalanır ve ölür. Onun öldüğünü duyan Hermione'nin de zindanda öldüğü haberi gelir. Leontes oğlu ve karısını birbiri ardına kaybedince, büyük bir hata yaptığını anlar ama artık çok geçtir..

Cymbeline ve Kış Masalı'nı peşpeşe okuyunca benzerliği farketmemek ve karısının sadakati üzerine iddiaya giren Posthumus ile anlamsız bir kıskançlığa kapılarak etrafındaki herkesi mahveden Leontes'e bir hayli kızmamak mümkün değil. Shakespeare'ın Othello'sunun yakın dostları olabilecek bu adamların bir Iago'ya bile ihtiyaç duymadan kendi hayatlarını adeta bir cehenneme çevirmeleri hayrete şayan görünüyor.

Genel olarak, Kış Masalı'nı zevkle okudum ve beğendim diyebilirim ama kitabın son bölümünde, çok bariz bir sınıf ayrımı var. Shakespeare'ın oyunlarında görülen ilk ayrımcılık değil bu elbette, dönemin modası, sarayın yaptırımı böyle, bunu biliyoruz ama nedense bu kitaptaki aşırı vurgu çok rahatsız ediciydi.

16 Ağustos 2017 Çarşamba

CYMBELİNE William Shakespeare

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı:165

Britanya Kralı Cymbeline'in iki oğlu yıllar önce, çok küçük yaştayken kaçırılmış, tahtını sürdürecek tek çocuğu olarak kızı Innogen kalmıştır. İkinci karısı yeni kraliçe, daha önceki eşinden olan oğlu Cloten'le Innogen'i evlendirerek hakimiyetini perçinlemek ister ama Innogen, ülkenin soylularından Posthumus'a aşık olmuş ve onunla gizlice evlenmiştir. Cymbeline, bunu duyduğunda çok öfkelenir ve karısının da etkisiyle gençlerin evliliğini reddedip görüşmelerini yasaklar. Posthumus derhal ülkeyi terketmezse, kralın onu öldüreceğini bildiği için Innogen'e veda ederek İtalya'ya gitmek zorunda kalır. 

İtalya'da bir arkadaş ortamında Innogen'in erdem ve faziletlerini anlatan Posthumus, Giacomo'nun meydan okumasıyla ahmakça bir iddiaya girer. Eğer Giacomo, karısının sadakatsizliğini kanıtlarsa, ona Innogen'in hediyesi değerli elmas yüzüğünü verecek, aksi olursa Giacomo onbin altın düka ödeyecektir. Bu sefih iddianın sonucunda, masumiyetinden en ufak bir şüphe bile duyulmaması gereken Innogen, yerinden yurdundan olacak, âhı hem kocasını hem de babasını tutacaktır..

Cymbeline, hikayesi kuvvetli, karakterleri zengin bir oyun. Özellikle Innogen'in ormanda yaşadığı kısımlar, kitapta favorim oldu. Bu kitap, Pericles'ten biraz daha etkileyici, üzerinde daha çok kafa yorularak yazıldığı belli ama yine de Shakespeare'ın külliyatı içinde ilk sırada, muhakkak okunması gerekenlerden biri değil.

Shakespeare'ın son dört oyunu*, romantik bir atmosferde geliştiği için 'romans' olarak kabul edilir. (...) Bu son oyunlarda romantik öğeler ön plandadır. Bütün oyunlarda, kaybolan ve oyunun sonunda bulunan evlatlar vardır. Bu son oyunların hepsinde dağlar, denizler romantik bir arka plan oluşturur. Oyunların atmosferinde ciddi bir güzellik ve tatlı bir dinginlik hissedilir. [Önsöz'den]

Bütün insanlar kardeş olmalı da,
Ama gömüleceğimiz toprağın özü aynı olduğu halde, 
Kalitesi farklı insandan insana. [sf 98]

ARVIRAGUS
Fidele, yaz boyunca ve ben yaşadıkça,
En güzel çiçeklerle süsleyeceğim mezarını.
Yüzün gibi dolgun çuha çiçekleri,
Damarların gibi gök mavisi sümbüller,
Nefesin gibi tatlı yaban gülü yaprakları
Eksik olmayacak mezarından.
Yardımsever ardıç kuşu,
Babalarına mezar yaptırmaktan kaçınan
Zengin varisleriutandırmak ister gibi,
Bütün bunları taşıyacak sana,
Kışın çiçeklerin solduğu zaman,
Mezarında üşümeyesin diye,
Yün yosunlarla örtecek bedenini. [sf 110]

 
*Pericles, Fırtına, Cymbeline, Kış Masalı.

15 Ağustos 2017 Salı

RIPLEY OKUMALARI [15-31 Ağustos 2017]


Değerli arkadaşım thalassapolis in önerisiyle yaz sonu için bir Ripley okuması planladık. 

Patricia Highsmith'in dram-gerilim dozu yüksek serisinden okuyacaklarım:

Yetenekli Bay Ripley 
Ripley Yeraltında 

Okumamıza katılmak isterseniz, blogunuzda buna benzer bir başlangıç yazısı ve ardından kitap yorumlarınızı yayınlayabilir veya instagramda bu görselle beraber #ripleyoku etiketini kullanabilir, fotoğraf ve yorumlarınızı bizi etiketleyerek paylaşabilirsiniz.

Keyifli okumalar!

*2010 yılından beri yaptığımız diğer okumalarımıza bakmak için Okuma Odası'na gidebilirsiniz.

PERICLES William Shakespeare

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı:107

Sur Prensi Pericles, son dönem oyunlarından biri olması dolayısıyla yalın, kısa bir hikaye; dağılan bir ailenin her ferdinin kendi çilesini doldurmakla selamete erme çabasını anlatıyor. 

Antakya Kralı Antiokus, hazırlattığı zor bilmeceyi çözen kişiyle kızını evlendireceğini, cevabı bilemeyeni idam ettireceğini ilan eder. Ancak bilmecede kralın kötü bir sırrı gizli olduğu için, doğru cevabı bulan da pek şanslı olmayacaktır. Prensese talip olan Sur Prensi Pericles, bilmeceyi çözdüğünü açıklamak üzereyken durumdaki hileyi farkedince düşünmek için biraz mühlet ister. Antiokus, 40 gün süre verir fakat sırrını anladığından şüphelendiği için onu öldürtmek niyetindedir. Ardından gönderilen kiralık katili atlatan Pericles, Sur'a döndüğünde yakın dostu ve naibi Helikanus'a olanları anlatır, Helikanus ona hemen şehirden ayrılmasının iyi olacağını söyler. Genç prens, Tarsus'a gider ve oradaki kıtlık çeken halka gemisindeki erzağı dağıtır. Böylece Tarsus şehrinin yöneticisi Cleon ve karısı Dioniza'nın dostluğunu kazanır. Ardından deniz yolculuğuna devam eden Pericles, Pentapolis yakınlarında fırtınaya yakalanır. Gemisi karaya vurduğunda, balıkçılar tarafından kurtarılır ve Pentapolis Kralı Simonides'in prensesi için tertiplediği turnuvaya katılarak birinci olur, kralın kızı Thaisa ile evlenir. Bir süre sonra Antakya Kralı'nın öldüğü haberini alan Sur'lular Pericles'e bir mektup gönderir. Prens bu defa hamile karısı ile beraber gemiyle Sur'a doğru yola çıkar. Yolda yine bir fırtınaya yakalandıklarında sonuçları çok üzücü olacak, Pericles ve ailesi üzerinde uzun yıllar etkisi sürecektir..

Bu piyes, kaynaklarda Fırtına, Cymbeline ve Kış Masalı ile beraber Shakespeare'ın yazdığı son dört oyundan biri olarak kabul ediliyor. Başı biraz ruh sıkıcı olmakla beraber, daha sonra açılıyor ve Sur Prensi'nin içe dokunan, dramatik ama umut dolu hikayesini anlatıyor. Kitapta ayrıca Thaisa ve kızı Marina'nın yaşadıkları çok ilginçti.

Pericles, hızlı bir şekilde okuduğum ve hoşlandığım bir oyun oldu benim için. Ama Shakespeare'ın en iyilerinden biri değil, tabii.

14 Ağustos 2017 Pazartesi

KRAL LEAR William Shakespeare

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 163

Bir babanın üç kızından kendisini ne kadar sevdiklerini anlatmalarını istemesiyle başlayan, esâsen Shakespeare'in konusunu bir halk hikayesinden alarak insani zaaf ve vasıflarla zenginleştirdiği Kral Lear, Fırtına'dan beri okuduğum en iyi Shakespeare oyunuydu.

Artık yaşlandığını düşünerek topraklarını çocukları arasında paylaştırmaya karar veren Kral Lear, büyük kızları Regan ve Gonoril'in süslü ve gösterişli sevgi cümlelerinden etkilenir, küçük kızı Cordelia ise ablalarının riyasına inat dürüstçe sadece onu sevdiğini söyler. Lear, birşeyler daha söylemesi için ısrar ettiğinde ise susar. Kral, bu duruma çok sinirlenerek onu evlatlıktan reddeder ve iki büyük kızına neyi var neyi yoksa verir. Kısa bir süre sonra bu yaptığına onu çok pişman edecek şeyler yaşanmaya başlar..

Hemen hemen tüm şahane Shakespeare oyunlarında olduğu gibi, Kral Lear'ın temelinde de aslında çok bilinen, bir çok kültürde karşılığı olan sade bir masal var; bizim folklörümüzde dahi 'babasını tuz kadar sevdiğini söyleyen üçüncü kız' olarak karşılık buluyor. Shakespeare'ın ana hikayeyi ele alış biçimi, olay kurgusu ve diyaloglarının derinliğiyle, anlattığı özü bir sanat eseri haline çevirmesine hayranlık duymamak mümkün değil. Mesela Lear'ın sokaklarda dolaştığı fırtınalı, yağmurun sel olup aktığı bir gece var. Yazar o atmosferi öyle bir anlatıyor ki, sanki onunla birlikte dolaşıyor gibi oluyor, yaşlı ve hasta kral için acı çekiyorsunuz.

Kral Lear, bir defa okuyup geçmenin yetmediği bir eser. Belki ilerleyen zamanlarda, daha yavaş bir şekilde tekrar okurum diye düşünüyorum.

Bu tragedya, en büyük sanat yapıtlarında bulunan şu üç özelliği kapsar: 1. evrensellik, her çağa, her döneme bir şeyler anlatacak boyutluluk. 2. yazarın öz yaşamında büyük bir duyarlılıkla algıladığı insancıl özellikler ve 3. uygarlığın değişim dönemlerindeki çok az sanat yapıtında bulunan bilinçli bakış açısı. [Önsöz'den]


LEAR
Galiba aklımı yitiriyorum. 
Gel çocuğum, sen ne âlemdesin? Üşüyor musun?
Ben üşüyorum. Şu sözünü ettiğin samanlık nerede dostum?
Ne garip bir değişimi var muhtaç olmanın,
Değersiz şeylere değer kazandırıyor. Hadi kulübeye!
Zavallı soytarım, çocuğum benim,
Sana acıyan hâlâ bir köşe kaldı yüreğimde.

SOYTARI (Şarkı söyler.)
Bir dirhemcik bile aklı olanlar
Yağmur yağsa da, rüzgâr esse de
Uydurmalı mutluluğu kaderine,
Her gün yağar çünkü yağmurlar. [sf 81]

Hayat o kadar tatlı ki!
Her an ölüm aıcsıyla bin kez ölürüz de,
Göze alamayız hemen ölmeyi! [sf 155]

13 Ağustos 2017 Pazar

ANTONIUS ve KLEOPATRA William Shakespeare

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 164

Julius Caesar'ın öldürülmesinden sonra Roma'nın başına geçen üç generalden biri olan Antonius ile Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın entrikalar, savaşlar, zafer ve yenilgilerle geçen birlikteliklerinin hikayesini anlatan bir oyun. 

Antonius ve Kleopatra'nın özellikle aklımda yer eden, çok etkilendiğim bir kitap olduğunu söyleyemem. Ama tabii ki bu, iyi yazılmış, zengin karakterli, temiz bir tiyatro eseri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.  

HABERCİ
Öyle ama, kraliçem...

KLEOPATRA 
Sevmedim bu 'öyle ama'yı; bozuyor güzel başlangıcı.
Dili tutulsun bu 'Öyle ama'nın!
Canavar bir katili dışarı salıveren
Bir zinsancıya benziyor bu 'Öyle ama'.
Yalvarırırım sana dostum, döküver kulağıma birden.
İyi kötü ne haber getirdiysen. [sf 51]

12 Ağustos 2017 Cumartesi

JULİUS CAESAR William Shakespeare

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 118

Shakespeare'ın Roma Oyunları* adıyla bilinen üç tiyatro eserinden biri olan bu ünlü oyunu gerçekten keyifle okudum. Yersiz endişeler ve kıskançlıklar sonucu oluşan hıyânet atmosferinin nelere sebep olabileceğine dair bu anlamlı hikayeyi onun kaleminden okumak çok güzeldi.

Antik Roma İmparatorluğu'nun başındaki adam Julius Caesar'ın, yönetimi bir diktatörlüğe çevirmesinden korkan senatörler ona suikast düzenleyerek öldürürler. Ancak olaylar düşündüklerinin tam aksine ilerleyecektir.

Birçok kaynakta da yazdığı üzere, oyunun adı Julius Caesar olsa da, imparator sadece ilk üç sahnede yer alıp ölüyor ve daha çok bu, tarihe geçmiş en meşhur hainlerden Brutus'un hikayesi. Onun düşüncelerinin değişimini izlemek, iç dünyasında olup bitenlere vakıf olmak için şahane bir kitap diye düşünüyorum.

Korkaklar ölmezden önce ölüp dururlar;
Yiğit olan bir kez tadar yalnız ölümü. [sf 42]

Her dost görünen dost olmuyor, Caesar!
Bunu düşünmekse burkuyor 
Brutus'un yüreğini. [sf 46]

*Diğer iki oyun: Antonius ve Kleopatra, Coriolanus.

11 Ağustos 2017 Cuma

BİR YAZ GECESİ RÜYASI William Shakespeare

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 95

Bir Yaz Gecesi Rüyası, uzun zamandır aklımda duran, ilk fırsatta okumak istediğim Shakespeare oyunlarından biriydi. İsmi zihnimde son derece şairâne akisler yapıyor, bir takım hoş hayaller uyandırıyordu. Bu sebeple Mayıs ayındaki II. Shakespeare okumamız esnasında ilk sıradaki kitabım oldu.

Antik Yunanistan'da geçen hikayenin başlangıcında, Atina dükü Theseus ve Hippolyta'ın düğün törenlerine hazırlık yapılmaktadır. Bu esnada dükün dostlarından Egeus'un kızı Hermia'ya iki delikanlı talip olur. Hermia, Lysander'ı seçerken, babası diğer aday Demetius'la evlenmesini istemektedir. Gençlerin imkansız görünen birliktelikleri onları ezelden beri süregeldiği şekliyle bir maceraya sürüklerken, yollarına çıkan koruluktaki peri tebaası da durumu iyice güçleştirecek oyunlar oynamakta, büsbütün gülünç bir komedyaya yol açmaktadır. Perilerin eğlencesinden, dükün düğün şenliği için bir oyun sahneleyecek olan bir tiyatro topluluğu da nasibini alır, işler iyice karışır.

Oyunun ana konusu bir aşk hikayesi olmakla beraber, Shakespeare'ın tüm yazdıklarında olduğu gibi bu hikayede de bulunan insani zaaflar, hırslar, neşe ve üzüntülerin yanısıra, oyun içinde oyun kurgusuyla yazıldığı dönemin tiyatrosuna dair bir eleştiri de içeriyor.

Bir Yaz Gecesi Rüyası'ndan birkaç sayfa okur okumaz, tam da bahar sonu, yaz başına denk gelen bu nahif, büyülü hikayenin hayalgücümü süratle harekete geçirdiğini farkettiğimde, okumadan çok önce de hayli beğenecekmişim gibi hissetmemin, hatta adı geçtiğinde bile heyecan duyuşumun boşuna olmadığını anlamıştım. Yanıltıcı bir beklenti değilmiş.

Bazen kederin gözlerini kapatan uyku gel,
Biraz olsun, al götür beni kendimden. [sf 62]


Düşler nasıl çıkarıp bulursa bilinmeyen şeyleri,
Şairin kalemi de biçim verir hiçliklere, hayallere;
Uygun bir görünüş bulur gönlümüze hoş gelen duygulara,
Ve bir ad koyar onlara.
Ucu bucağı olmayan hayal böyle oyunlar oynar işte. [sf 78]

10 Ağustos 2017 Perşembe

YOKSULLUK İÇİMİZDE Mustafa Kutlu

Yayın Evi: Dergâh Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 104

Methini çok duyduğum, sevenlerinin külliyatını sıra sıra dizdiği Mustafa Kutlu'nun en azından bir kitabını muhakkak okumak istiyordum ama filmi de çekilen Uzun Hikaye çıkıyordu daha çok karşıma. Diğerlerinden hangisini seçeceğimi bilmiyordum ki edebi zevkine güvendiğim bir arkadaşım Yoksulluk İçimizde'yi okuyup tavsiye etti, ben de onu aldım. 

Her biri kendi başına da bir hikaye sayılabilecek, esâsen birbirinin devamı olan bölümlerden oluşan bu kısa roman, Süheyla adında bir genç kızın yaşadığı büyük bir hayalkırıklığının ardından maneviyata yönelmesiyle hayatının akışının değişmesini anlatıyor. 

Bir kitabını okumak Mustafa Kutlu'nun kalemine aşina olmaya elbette kâfi gelmez ama bana Attila İlhan'ın şiirleri gibi taze ve derin bir Türkçe'ye haiz olduğunu düşündürdü, onu hatırlattı kelime dizişleri ve duygu anlatımları açısından. Hikaye ve anlam olarak benzerlik söz konusu değil tabii. 

Yazarın diğer yazdıklarını okudukça, yeni kitaplarını heyecanla bekleyen, o tutkun okuyucularından biri olur muyum bilemiyorum ama en azından birkaç tanesini daha okumak isterim.

Şimdi kızın bu ihaleden ne zaman bahsetmiş olduğunu bir türlü çıkaramayan ve bu yüzden kırışan alnına aldırmayarak; daha doğrusu bu alnı, bu alışveriş laflarına her başladığında, koyulaşıp, durgunlaşan gözleri, bu aşağı doğru çekilen çizgileri ile aniden hüzünleniveren yüzü görmezlikten gelebilir. İşte Süheyla'nın adı gibi bildiği ve bilip bildiğinden korkunç tedirgin olduğu bu görmezlikten gelmedir. Bu ağzı konuştukça köpüklendiren coşku... [sf 38] 

9 Ağustos 2017 Çarşamba

SEÇİLMİŞ ŞİİRLER Anna Ahmatova



Yayın Evi: Adam Yayıncılık

Basım Yılı: 1984
Sayfa Sayısı: 94

Güzel, nispeten zengin bir seçki, şiirin havasını mahvetmeyen sağlam bir çeviri. Anna Ahmatova'nın tüm yazdıkları düzenli bir şekilde yayınlansa çok iyi olurdu ama şimdilik bu kadarıyla yetinmek zorundayız.

Nasıl unuturum? Yalpalayarak çıktı gitti. 
Eğri bir acı konmuştu ağzına.
Korkuluklara değmeden merdiveni indim
Ardından koştum avlu kapısına

Soluk soluğa bağırdım: ' Şaka
Tüm bu olanlar. Gidersen beni öldürürsün.'
Güldü tüyler ürperten bir rahatlıkla
Ve dedi: 'Rüzgârda durma, üşürsün.' [sf 13] 




8 Ağustos 2017 Salı

YABAN BALI ÖZGÜRLÜK KOKAR Anna Ahmatova


Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2008
Sayfa Sayısı: 91

Rus şair Anna Ahmatova'nın Türkçe'de yayınlanmış çok az kitabı var, Yaban Balı Özgürlük Kokar da bu incecik şiir seçkilerinden biri. Ahmatova'nın şiirini tanımlayacak en bariz duygu ise, keder. Sovyet Rusya'sında hem şahsi hayatı, hem de ülkesinin acılarla dolu olduğu bir dönemde yaşamış, yazmış.

Zaman zaman şiirlerine denk geldiğimde okur, beğenir ve not alırdım. Defterimde olan şiirlerin bazılarını bu kitapta buldum ama çevirisinin dili çok tuhaftı.  O kadar etkileyici, kendini iyi ifade eden, güzelim şiirler kekre, bozuk cümle topluluklarına dönüşmüştü sanki. Mesela Kapı Yarı Aralık şiirinden bir bölümü daha önce şöyle okumuştum (Azer Yaran çevirisi):

Yüreğim alabildiğine yorgunsun.
Duyuyorum ağır ve sessiz vurduğunu.
Ben okudum, biliyor musun,
Ruhların ölümsüz olduğunu

Aynı bölüm bu kitapta (Güneş Acar çevirisi ile): 

Çok bitkinsin,
Yavaş yavaş atıyorsun, boğuk
Biliyor musun, bir yerde okudum
Ölümsüzmüş ruhlarımız 

Okuyucuya verdiği his, edebi lezzet açısından arada bir hayli fark var. Acaba dolaylı olarak başka bir dil üzerinden mi çevrildi diye düşünerek biraz araştırma yaptım, Anna Ahmatova'nın şiirleri daha önce Fransızca'ya çevrilmiş çünkü. Ama bu kitabın da, Azer Yaran çevirisinin de direk Rusça'dan olduğunu öğrendim. 

Şiir çevirisi gerçekten çok zor bir iş ama çeviriyi teknik anlamda doğru şekilde yaptıktan sonra çıkan metni tekrar bir şiir haline getirmek de ayrı bir maharet. Maalesef bu kitapta, bu hususta umduğumu bulamadım.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

AY SARAYI Paul Auster

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2009
Sayfa Sayısı: 312

Nedense yazarın diğer romanlarının gölgesinde kalmış, hatta uzun zamandır basımı olmadığı için bulması bir parça güç olan Ay Sarayı, okuduğum beş Auster kitabı içinde en hoşuma giden oldu.

Kimsesi olmayan Marco Stanley Fogg'ı, dayısı Victor büyütmüştür. Genç adam, üniversiteye başladıktan kısa bir süre sonra Victor ölür ve yiğenine 1492 adet kitabını miras bırakır. Marco, önce kitaplarla evine çeşitli mobilyalar yapar, ardından onları okumaya başlar. Okuduğu kitapları da yavaş yavaş satmaktadır, kitaplar bittiğinde beş parasız kalır ve Central Park'da yaşamaya başlar. Bir süre sonra açlık ve sefaletten ölmek üzereyken üniversiteden arkadaşı David Zimmer* ve önceden tanıdığı Kitty adında bir kız onu bulurlar. Nekahat dönemini arkadaşlarının evinde geçirir, ardından yaşlı ve zengin bir adam olan Thomas Effing'in yanında asistan olarak işe girer. Görevi ona kitap okumak ve oyalamak gibi şeylerdir. Thomas'la tanıştıktan sonra Marco'nun hayatı giderek ilginçleşmeye başlar..

Kitabın ilk bölümleri biraz yavaş ilerlemesine rağmen, ortalarına doğru özellikle Effing'in gezgin hikayesini anlatmaya başladığı kısımdan itibaren güzelleşiyor.

Marco'nun yazarla birçok ortak yönü bulunmasına, inanılması güç tesadüflerine, belli belirsiz gerçeküstü öğelerine ve Auster'ın diğer kitaplarıyla bağlantılarına karşın Ay Sarayı, diğer romanlarına kıyasla daha kendine münhasır gibi geldi bana. Yazarla tanışmak için de iyi bir seçim olabilir diye düşünüyorum.

Zamanla iyi şeylerin ancak onları fazlasıyla istemekten vazgeçtiğimde olduğunu, gerçekleştiğini fark ettim. Bu doğruysa tersi de doğru demekti. Yani bir şeyi çok fazla istemek, onun olmasını engelleyecekti. Bu teorimin mantıki sonucuydu; dünyayı kendime çekebileceğimi de kanıtlamışsam, dünyayı kendimden uzaklaştırmam da doğaldı. Bir başka deyişle istediklerini ancak onları istemeyerek elde edebiliyordun. [sf 66]

Sanatın gerçek amacının, güzel nesneler meydana getirmek olmadığını kavradı. Sanat, dünyayı anlamanın, dünyanın özüne inmenin ve o dünyada kendi yerini bulmanın bir yöntemiydi ve bir tablodaki estetik değerler, nesnelerin özüne inme çabasının neredeyse rastlantısal bir yan ürünüydü. [sf 177]

Ne de olsa, kütüphaneler gerçek dünyanın içinde sayılmaz. Dünyanın dışında, salt düşüncenin barındığı yerlerdir. Böylece, ömrümün sonuna kadar ayda yaşamayı sürdürebilirim.  [sf 223]

*David Zimmer, daha sonra Auster'ın Yanılsamalar Kitabı'nın baş kişisi olacak.

6 Ağustos 2017 Pazar

LEVİATHAN Paul Auster

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 286

Leviathan, yazarın en başarılı addedilen kitaplarından biri. Hakkını teslim etmekle beraber okuduklarım içinde en favorim değildi.

Peter Aaron, gazetede bir yol kenarında bomba hazırlamaya çalışırken patlayan bir adamın haberini okur. Bazı detaylar ona bu kişinin yakın arkadaşı Benjamin Sachs olduğunu düşündürür ve polisler ölen kişinin kimliğini bulmadan önce onun hakkında tüm bildiklerini, bu noktaya gelmesine sebep olan süreci yazmaya karar verir. 

Kitabın ilginç genel hikayesinden ziyade, karakterlerine biçtiği rollerin detayları sebebiyle övgüleri hakettiğini düşünüyorum. Düşüncelerini eyleme dönüştüren Benjamin ve gölgesinde kalan Peter, hayatını çılgın projelere adayan Maria ve sakin bir hayatı yeğlediğini sanan arkadaşı Lilli, Benjamin'in karısı Fanny v.b. her biri okuyucuya kendini iyi bir şekilde anlatıyor.

Benim için Leviathan ile alakalı tam çözülmeyen tek şey, Benjamin Sachs'ın Reed Dimaggio ile karşılaştığı anda yaşananların sebebi. Kitapla, hatta bu konuyla ilgili yazılan incelemelerde de tam cevabı bulamadım.Sachs'ın Dimaggio'nun yazdıklarında bulduğu dönüşüm hikayesi de yaptığı şeyi karşılamıyor.


Dergilerde çıkan yazılarının, belirli bir zamanda belirli bir nedenle yazılmış güncel yazılar olduğunu ve bunların kitap gibi kalıcı bir biçim almasının doğru olmayacağını düşünüyordu. Bir seferinde bana, bu yazıların doğal ömürlerini tamamlamayıp ölmeleri gerektiğini söylemişti. İnsanlar onları bir kez okuyup sonra da unutmalıydılar - gösterişli bir mezar yapmaya gerek yoktu. [sf 161]

5 Ağustos 2017 Cumartesi

NEWYORK ÜÇLEMESİ Paul Auster

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 382

Auster'ın kitaplarını peşpeşe okurken en fazla kopukluk yaşadığım kitap New York Üçlemesi'ydi sanırım. Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda adlarında üç kısa romandan oluşan kitabın ilk bölümünü okuduktan sonra sıkılıp devam etmek istemedim, diğer romanlar bittikten sonra tekrar bu üçlemeye dönüp tamamladım.

Cam Kent, ilk hikaye. Özel dedektif Quinn'e, Paul Auster'la görüşmek istediğini söyleyen bir telefon gelir. Quinn, o olmadığını söyler ama birkaç gün sonra tekrar arandığında konuyu merak ederek Paul'ün yerine geçmeye karar verir. Peter Stillman adında bir adamı, hapisten çıkmak üzere olan sadist ve hain babasından koruyacaktır. Dedektif, Baba Stillman'ı bularak onunla birkaç defa görüşür fakat durum düşündüğünden daha da karmaşıklaşınca kendini olayların içinde bulur..

Hayaletler, ikinci hikaye. Beyaz, özel dedektif Mavi'den, Siyah'ı izlemesini ister. Bu işe koyulan Mavi, bir süre sonra kendisini de bir başkasının izlediğinden şüphelenmeye başlar..

Kilitli Oda, üçüncü hikaye. Yazar, çocukluk arkadaşı Fanshawe'ın karısından gelen mektup sonucunda onun kaybolduğunu öğrenir ve bir şekilde arkadaşının yokluğunda açılan boşluğa her açıdan dahil olur. Bu esnada Fanshawe'ı aramaya da devam etmektedir..

Genellikle Auster'ın başyapıtı olarak bilinen kitap, bu ünvanı hakediyor olabilir ancak kurgu açısından ilginç olmakla beraber, fazlasıyla uzatılmış bazı yerleri dolayısıyla romanı çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim.



Sanki Quinn için her şey değişmeye başlamıştı. Artık ölmek istemiyordu, ama yaşamaktan pek keyif aldığı da söylenemezdi. Ancak hiç değilse yaşadığı için mutsuz değildi. Hayattaydı, ve bu değişmeyen gerçek onu yavaş yavaş büyülemeye başlamıştı; sanki kendisinden daha uzun yaşamayı başarmış gibiydi, şimdi ölümünden sonraki yaşamı sürdürüyordu. [Cam Kent, sf  16]

Öyküler ancak onları anlatabilecek olanların başından geçer demişti biri bir gün. [Kilitli Oda, sf 273]

Hepimiz bize birtakım öyküler anlatılmasını isteriz ve bu öyküleri çocukken yaptığımız gibi dinleriz. Sözcüklerin içinde gizli gerçek öyküyü düşleriz, bunu yapabilmek için de öyküdeki kişiyle kendimizi özdeşleştirir, kendimizi anladığımız için de onu da anlayabildiğimizi sanırız. Bu bir yanılsamadır. Belki de kendimiz için varızdır, hatta bazen kim olduğumuz konusunda bir ışık yanabilir, ama sonunda kesinlikle emin olamayız ve yaşam sürüp giderken kendimize karşı saydamlığımızı giderek yitirir, kendi tutarsızlığımızın ayrımına daha çok varırız. Hiç kimse başkasının sınırlarını geçemez, çünkü hiç kimse kendisine tam anlamıyla ulaşamaz.[Kilitli Oda, sf 304]



4 Ağustos 2017 Cuma

YANILSAMALAR KİTABI Paul Auster



Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 324

David Zimmer, tüm ailesini trajik bir kazada kaybettiği günden beri adeta derin bir kuyunun dibinde yaşamaktadır. Öylesine televizyon izlediği bir gece, sessiz film komedyeni Hector Mann'ın bir performansına denk gelir ve acıyla uyuştuğu uzun günlerin sonunda ilk defa bir şeye güldüğünü farkeder. Yıllar önce ortadan kaybolan komedyenin diğer filmlerini de izlemek için içinde bir istek belirince filmleri bulmak amacıyla harekete geçerek Avrupa ve Amerika'yı dolaşır, hatta bu konuda bir kitap yazar. Kitabın yayınlanmasının ardından, onu kavuşma tutkusuyla peşinden gittiği menbaa ulaştırabilecek ilginç bir mektup alır..

Paul Auster'ın bugüne kadar okuduğum beş kitabı içinde Yanılsamalar Kitabı'nın okuması diğerlerinden farklıydı, anlattığı detaylar gözümün önünde belirdi adeta, o hayali filmleri izler gibi oldum. Belki biraz da avunmak için olmadık bir sebebin peşinden sürüklenişin hikayesini sevmişimdir. 


Resimler ne kadar güzel ya da çarpıcı olursa olsun, beni asla sözcüklerin tatmin ettiği kadar etmiyordu. Çok fazla şey sunulduğunu hissediyordum,seyircinin hayal gücüne fazla bir şey bırakılmıyordu; çelişkili olan şuydu ki,filmler gerçeğe öykünmeye ne kadar çok yakınlaşırlarsa, dünyayı temsil etmekte o derece başarısız oluyorlardı; ki dünya çevremizde olduğu kadar içimizdeydi de. [sf 24]


Bir yerden başlarsın, o noktadan ne kadar uzaklaştığını sansan da sonunda yine başladığın yere dönersin. Senin beni kurtarabileceğini sanmıştım, kendimi sana ait kılabileceğimi, oysa ben yalnızca onlara ait oldum. Gördüğüm düş için sana teşekkür ederim David. [sf 312]


KIŞ GÜNLÜĞÜ Paul Auster

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 197

Geçtiğimiz Mart ayında bir Paul Auster Okuması yapmıştık. Uzun zamandır kitaplarını görüp  merak ettiğim ama bir türlü okuma fırsatı bulamadığım Paul Auster sevgili Deniz'in en sevdiği yazarlardan biriydi. Hal böyle olunca ondan favorilerini rica ettim, üç kitap önerdi bana, Kış Günlüğü ve Ay Sarayı'nı da bunlara eklemiştim.

Auster'ın olgunluk döneminde, bir çeşit otobiyografik roman niteliğinde yazdığı Kış Günlüğü ilk kitabımdı ama bunun daha sonraki roman okumalarım üzerindeki etkisini tam olarak tahmin edememişim. Bir yazarın kurgu eserlerini okumadan önce hayatına dair yazdıklarını okumamak gerektiğini düşünüyordum ama Paul Auster'ın hayatı ve romanlarının birbirine bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum. Maalesef ardından okuduğum dört romanda da yazarı karakterlerden birinde yoğun olarak, diğer karakterlerde de parça parça görür gibi oldum. Zaten Auster da bunu (okuduğum) romanlarında gayet açık bir şekilde yapıyordu, seçtiği karakterin adı, mesleği, yazış tarzı v.s. bu benim diye neredeyse bağırıyor diyebilirim.

Kış Günlüğü, gerçekten emek verilerek yazılmış, içten, samimi ve edebi açıdan kuvvetli bir hatıra kitabı. Paul Auster hayatına dair önemsediği herşeyi bir roman güzelliğinde yazmış. Yanlış zamanlamamın haricinde çok beğenerek okuduğum bir kitaptı.  

Hepimiz kendimize yabancıyız, kim olduğumuzla ilgili algılarımız ise yalnızca başkalarının gözlerinin içinde yaşadığımız kadarıyla var. [sf 142]


2 Ağustos 2017 Çarşamba

GECELEYİN KÜTÜPHANE Alberto Manguel


Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2008
Sayfa Sayısı: 281

Geceleyin Kütüphane, yazarın okuduğum ilk kitabı. Mit olarak kütüphane, zihin olarak kütüphane, düş gücü olarak kütüphane gibi çeşitli kavramlar üzerinden kütüphane fikrinin işlendiği bölümlerden oluşan, Alberto Manguel'in çok değer verdiği kendi kütüphanesi başta olmak üzere tüm kütüphanelere bir güzelleme. Kitapta siyah-beyaz olarak kütüphane fotoğrafları ve çizimleri de mevcut.

Zihnimde yol açtığı imgelerle heyecanlandıran Gece Kütüphanesi adını kısa bir süre öncesine kadar tamamıyla  kendim buldum zannediyordum, blogu oluştururken aklımda herhangi bir kitap yoktu. Ancak geçenlerde Zoran Zivkoviç'in Başka Zaman Kütüphaneleri kitabına tekrar bakarken, Gece Kütüphanesi adında bir hikaye olduğunu gördüm, blogu açmadan iki yıl önce okuduğum ve çok etkilendiğim bu kitap, bilinçaltıma işlemiş sanırım. Geceleyin Kütüphane'yi ise 2010 yılında, bloga yazmaya başlamamdan birkaç ay sonra yine adından dolayı almıştım.

Etrafında döndüğü konu itibariyle sevmeme imkanım bulunmayan bu kitabı, inceleme yazılarından teşekkül ettiği için biraz yavaş okudum ama hayli keyif aldığımı söyleyebilirim.

Kitapları boşaltmak etekteki bütün taşların döküldüğü bir faaliyettir. 1931’de Walter Benjamin sayısız taşınmalarından biri sırasında kitaplarının arasında durmasını anlatırken, "henüz düzenin getirdiği tatlı sıkıntı vurmadan" onları topladığı zamanların ve yerlerin hayalleriyle, her bir cildin gerçekten kendine ait olduğunu gösteren ikinci derece kanıtlarla sarılmış olmak diye tarif etmişti. [sf 45]

Daha duvarları dikilmeden önce kitaplarım için düşlediğim kütüphane nasıl okumak istediğimin yansımasıydı. Kimi okurlar öyküyü daracık bir alanda yakalamaktan hoşlanır; kimileri metnin uzak ufuklara doğru uzandığın hayal etmek için yuvarlak, halka açık geniş bir alan ister; kimileri de bir bölümden diğerine dolaşabilecekleri iç içe geçmiş odalarda okumaktan zevk alır. Benim epeydir hayallerimi süsleyen, masaya vuran ışık havuzlarının çevresinin, dışarıda gece bastırmış duygusu verecek kadar loş olduğu, duvarların birbirine baktığı dikdörtgen bir mekanda, her iki yanımda da kitapların bir kol boyu uzaklıkta olduğu hissedeceğim, uzun, alçak tavanlı bir kütüphaneydi. Planlamadan okuyan biriyimdir, kitapların birbirini serbestçe çağrıştırmasını, sırf yakın durdukları için aralarında bağ kurmayı, odanın içinde birbirlerine seslenmelerini severim. Kütüphanem için seçtiğim şekil okuma alışkanlıklarımı da destekler. [sf 124-125]

Penelope Fitzgerald, Mavi Çiçek adlı romanında şöyle der, “Bir hikâyenin başında buluş varsa, sonunda da arayış olmalıdır.” Benim kütüphanemin öyküsü kesinkes bir buluşla başlar: kitaplarımı bulmak, onları koyacak bir yer bulmak, dışarıdaki karanlıkta aydınlanan sessiz bir mekân bulmak. [sf 281]