23 Kasım 2015 Pazartesi

DELICIOUS 12: EMILY'S HOPES&FEARS PLATINIUM EDITION [Kasım 2015]

Emily'nin serüvenleri merakla yenisinin çıkmasını beklediğim time management serileri arasında. Serinin 12. oyunu Emily's Hopes &Fears'ı dün bitirdim, en beğendiklerimden biri oldu diyebilirim.

Emily'nin kızı Paige gizemli bir hastalığa tutuluyor ve yüzünde mavi noktalar beliriyor, doktorlar tedavisini bulamıyorlar. Paige günden güne kötüleşirken babası Patrick, büyükbabasının günlüğünde böyle bir hastalığa dair birşeyler okuduğunu hatırlıyor. Günlükte, hastalığın ilacının kuzey kutbunda yetişen nadir bir çiçek olduğundan bahsedildiği için Patrick, herkesin karşı çıkmasına rağmen zor bir yolculuğu göze alarak çiçeği bulmaya gidiyor. Emily de komadaki kızı ve korkularıyla başbaşa kalıyor..

Bu anlamlı ve hoş hikayede, Patrick'in eskimolarla geçirdiği günler ve manastıra gidişi baya eğlenceliydi. Özellikle manastırdaki tütsüler ve bitki çayları çeşitlerine, fincanlara bayıldım.

Yine bileğe zarar olsa da çizimleri şahane, konusu ve bölümleri zevkli bir oyundu.




18 Kasım 2015 Çarşamba

GECEGEZEN KIZLAR Tomris Uyar

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 90

Eski halk masallarının başkişilerini, Gezegezen Kızlar kitabında yer alan modern öykülerinin içine yerleştirmiş Tomris Uyar. İlham aldığı masalları da sırasıyla önsözde sayıyor: Hansel ve Gretel, Pamuk Prenses, Kırmızı Başlıklı Kız, Mavi Sakal, Fareli Köyün Kavalcısı, Oniki Dansçı Prenses, Uyuyan Güzel, Külkedisi, Fesleğenci Kız, Sabırtaşı, Çizmeli Kedi ve Pinokyo.

Masal kahramanları, onun kurgusunun içine güzelce kaynamış, genelde göze batmayan imalarla, zaman zaman da açıkça, bahsedilen masala göndermeler yapıyor.

Tomris Uyar'ın kelime dizimlerine hayran kaldığımı söyleyebilirim. İlk hikaye Sonucu Belki ve kitaba adını veren Gecegezen Kızlar, konu olarak da etkiledi beni ama tasvir ve benzetmelerin yüksek edebi lezzeti tüm kitap için geçerliydi. Yazarın son derece temiz, sade ve zengin Türkçesi zaten tartışılmaz.

Kar, dörde doğru başlamıştı. 
Gök, yeşile kesti, sonra kurşuna, sonra mora. Yamaçlar önce bulanıklaştı, sonra silindi. Evlerin yeni badanalanmış cepheleri paslandı.
Sessizlikte bir-iki-üç diye başladı mevsimsiz dolu. 
Dolu taneleri, ürkek serçeler gibi kaçıştı kaldırımlarda, sekti, yol taşlarına vurup savruldu, tepelere, rüzgara bir sabun kokusu bıraktı. Pencerelerden bakanlar, artık yollar kapanır dediler, ekmek bulunmaz, gazeteler erişmez, sular kesilir, eviçleri buz keser. Yaşamın işleyişi bozulur.  [sf 10]

'Ne diyordunuz?' dedi Genç Adam. 'Anlatın n'olur. Kadınların konuşmalarında bu özellik çok ilgimi çeker. O anlaşılmaz geçişler., bağlantısız sanılan, yaşamın özüne birdenbire inen saptamalar. Bence kadınları en ağır koşullarda bile dayanıklı kılan bu konuşma biçimidir, yere sağlam basan bu dildir.' [sf 11]

'Kafka'yı çok mu seversiniz?' dedi Genç Adam.
'Çok. Belli aralarla döner döner okurum.'

'Bana çok karanlık gelmişti işte okuduğumda. Belki de daha yalın, daha gerçekçi, aydınlık bir edebiyata ilgi duyduğumdan.'
'Sizin yaşınızdayken bana da öyle gelmişti.Ama sonraları, zamanla, karanlık ya da kapalı yanı pek kalmıyor. Gündelik gerçeğin düşünülemeyecek kadar korkunç olabileceğini kavrıyorsunuz.'

(…)
 

'Peki siz bir şeyler yazıyor musunuz?' dedi Genç Adam.
'Lisedeyken yazıyordum. Yayınlamayı bir türlü göze alamadım ama. İstediğim kadar iyi değildi karalamalarım. Dergilere, dergi yöneticilerine falan başvurmak da içimden gelmiyordu doğrusu. İç dünyamı kimselerle paylaşmak istemiyordum sözümona, iyi etmişim. Çünkü, bu bir sürdürme, bir direnme sorunu. Şimdi okuduğumda çok uzak, çok özentili geliyor yazdıklarım.'
'Yine de ara sıra' dedi Genç Adam dalgın  dalgın, 'yani tango ağzıyla söylersek ‘yalnız kaldığın geceler’ onların yarım kalmış minik başyapıtlar olduğunu düşünüyorsun. Gözlerin doluyor, kadri bilinmemiş inceliklere yanıyorsun.'
'Evet.'
'Sonra, ormana çıkarken arkandaki yola özenle serptiğin kırıntıları arıyorsun, onları toplayarak sılaya dönmeyi kuruyorsun. Kafka okumak… eski bir şarkının sözlerini anımsamak… bir gül kokusunu izleyip bahçeyi bulmak.'
'Ya da bir konuşmanın kilometre taşlarına basa basa eski kendine dönmek gibi, değil mi?' [sf 12-13]


ne ayrılığı kaldırabiliyor ne evliliği yürütebiliyorlardı. Birbirlerine ve kendilerine duydukları bu küskünlük yüzünden de soludukları ortama usul usul ağu katıyorlardı. İlk duyuşta gelişigüzel, en azından ardniyetsiz gibi gelen sözcükler kullanıyorlardı sözgelimi ama sonra, biraz sonra, odadaki üçüncü kişi bu sözcüklerin altından akan öteki-dili kavrıyor, benzer deneyimlerden geçtiği için anlayışla karşılamaya çabalıyor, sonunda, yıllardır süregelen bu oyunda kendine nasıl bir pay düştüğünü kestiremeden köşesinde kalakalıyordu. [sf 20]

Gün, erguvana dönüyordu. Kumsalda bir çocuk, renk renk deniz topuyla oynuyor, mora kesmiş kumlarıyla o günbatımında bir ressamın tuvaline akıyordu. [sf 26]

Sanki bir tığ saplanmıştı. Sanki ince bir kan sızıyordu içinin taşlarına. [sf 26]

Kahverengi bir kentti bu düş.
Kenti çepeçevre saran süt beyaz kristalden, yer yer akik mavisi, yer yer kan kırmızısı sızıyordu kahverengiye. Murano işi bu fanus, kenti soluksuz bırakmıştı.
Rüzgarda çürük kokusu vardı.

Gecegezen Kızlar, eskikentin, ayaklan altında belverdiğini duydu. Lâğım kokan su, durmaksızın yükseliyor, vinçler inip inip tepelere tırmanıyor, freskler yenileniyordu. Bütün eski kentler gibi, onarıldıkça batıyor, derinlere gömülüyordu kent. Kehribar, ipek, baharat, şap ve yoksul aşı kokuyordu. [sf 46]


17 Kasım 2015 Salı

AŞK VE ÖLÜM ÜZERİNE Patrick Süskind

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 60


Patrick Süskind'ın kitabı, aşkın felsefesine dair birkaç sayfayla açılıyor. Ardından fiziksel, tutkulu ve platonik olmak üzere üç aşk örneği anlatılıyor ve yazar tarafından yorumlanıyor. Bir sonraki bölümde ölüm ve aşkın edebiyattaki birlikteliğine dair satırlar ve en sonunda da yine aynı tema üzerinde duran mitolojik hikayelere değiniliyor.

Yazarın kendine has net ve düzgün uslûbuyla aşkı ve ölümü anlama çabaları okunmak istenirse, edinilebilecek bir deneme kitabı. Yeni veya farklı bir şey söylemiyor.

Hiç kimse bana sormazsa biliyorum da, biri sorup ona açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum. AZİZ AUGUSTİNUS, İtiraflar.

Aziz Augustinus'un zaman üzerine söyledikleri, aşk için de geçerli. Hakkında ne kadar az düşünürsek bizim için o kadar apaçıktır aşk; ama etraflıca düşünmeye başladığımız anda başımızı belaya sokarız. İnsanoğlunun, kültür tarihinin başlangıcından bu yana sanatçı sıfatıyla ya da Orpheus'un döneminden bu yana ozan sıfatıyla aşk meselesini hiç bıkıp usanmadan ele almış olduğu gerçeği, bu durumun tuhaflığının teyidididir. Çünkü bilindiği üzere ozanlar bildikleri konu üzerine değil, bilmedikleri konu üzerine yazarlar ve bunun nedenini bilmemekle birlikte, bilmek için yanıp tutuşurlar.
[sf 11] 

16 Kasım 2015 Pazartesi

AŞK ŞİİRLERİ Furuğ Ferruhzad

Yayın Evi: Kırmızı Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 142

Fars edebiyatında, hüznün gölgesinde büyüyen kadın şairlerden biri; Furuğ Ferruhzad. Acı dolu kısacık hayatını yazmaya vakfetmiş, iyi bir kalem.

Bazı şairlerin dizelerini şiirlerinden daha çok seviyorum. Yani bir bütün halinde beni etkilemeyen şiirler, sadece birkaç dizesine baktığımda büyüleyici olabiliyor. 
ah...
budur benim payıma düşen,
budur benim payıma düşen,
benim payıma düşen,
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür,
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette,
benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir.

ve ‘ellerini
seviyorum’ diyen
sesin hüznünde ölmektir..

ellerimi bahçeye dikiyorum,
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklardır...  [Yeniden Doğuş, sf 115]
 

14 Kasım 2015 Cumartesi

YALIN TUTKU Annie Ernaux

Yayın Evi: Cem Yayınevi
Basım Yılı: 1992
Sayfa Sayısı: 64

Alışılagelmiş romanlardan farklı olarak az ve öz konuşan, incecik bir kitap; Yalın Tutku. Annie Ernaux'un henüz okumadığım diğer kitaplarını da toplamama neden olan konsantre bir duygu anlatımı.

Çoğu zaman bu tutkuyu bir kitap yazıyormuşcasına yaşadığımı sanıyordum: Her aşamada aynı başarılı olma zorunluluğu, tüm ayrıntılarda aynı kaygı vardı. Hem de bu tutkunun sonuna kadar gidip 'sonuna' sözcüğüne belirli bir anlam vermeksizin, bunu yazmayı birkaç ay sonra bitirince ölecekmişim gibi, ölme zbenim için farketmez düşüncesine bile kapılıyordum. [sf 18]

Konusuna dair bir şeyler yazasım yok çünkü adı ve kapak resmi yeterince fikir veriyor. Bilinmedik bir kurgu değil, etkileyici olan bunu adeta sterilize bir şekilde apaçık ortaya koyuş biçimi.

Kitabı ortak bir kitap zevkini paylaştığımız sevgili Eren'in blogunda görüp merak etmiştim. Tekrar teşekkür ediyorum.

13 Kasım 2015 Cuma

RÜYA SAKİNLERİ Iris Murdoch

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 314

Iris filmini izlediğimde, kocasının ünlü yazar hakkında söylediği bir söz ilgimi çekmişti. 'Onunla olmak, aynı anda birçok farklı kadınla birlikte yaşamak gibiydi, çok eğlenceli ve sürprizliydi.' mealinde bir şeyler..

Uzun zaman Iris Murdoch romanlarının nasıl olduklarını merak ettim, hangisini okuyacağıma bir türlü karar veremedim, tamam Rüya Sakinleri olsun dediğimde başka kitaplardan sıra gelmedi falan filan. O dönemde kitaplarının yeni basımı da yoktu. Hadi biraz daha bekleyeyim derken bir taraftan da onca merakın hayalkırıklığına dönüşmesinden korkuyordum fakat öyle olmadı.

Ölüme çok yaklaşmış, hasta yatağındaki yaşlı adam; Bruno'nun geçmiş ve şimdiye dair düşündükleri, etrafındaki insanların arasında olup bitenler romanın iskeletini oluşturuyor.

Bitmek üzere olan bir hayat çerçevesinde anlatılan roman, bu açıdan biraz boğucu geliyor kitabın başlarında ama ilerledikçe sadece geçmişe dair tortular değil, yeni çapraşık ilişkiler de söz konusu olduğundan bir parça daha rahatlıyor.

Ezeli konular; hayat-ölüm, aşk-nefret, çıkar-merhamet, tutku-tiksinti gibi kavramlar üzerinden felsefi çıkarımlarıyla derinleşen Rüya Sakinleri'nde, karakterlerin her biri incelikle şekillendirilmiş, gerçek insanlar gibi. Bruno'nun gelininin kardeşi Lisa ve hastabakıcısı Nigel kitaptaki favorilerim ama oğlu Miles, gelini Diana, eski gelini Parvati, müteveffa kızı Gwen, damadı Danby, hizmetçi Adelaide, Nigel'in kardeşi Will dahil tamamı nevi şahsına münhasır.

Kitabı Iris Murdoch külliyatı içinden sadece adı hoşuma gittiği için seçmiştim. Nasıl bir sırayla okunmalı, en meşhur kitabı hangisi gibi kaygılar olmadan böyle bir kitaba denk gelmek beni son derece memnun etti. Böyle beğenince, yazarın diğer kitaplarını da elbette okumak istiyorum, hatta peşpeşe okuyasım var ama ne zaman olur, kimbilir?

Geçmişin üzerinde durmak, genellikle insanın nasıl kazanmış olabileceğinin fantezisidir, kazanamamış olmasına içerlemedir. İşte bu içerlemeyi insan çoğu kez nedametle karıştırır. [sf 185]

'Bir insan başka insanları pek düşünmez. Onlara benzeyen, kendi amaçları için süsleyip püslediği fantazmaları düşünür. Miles'ın düşünceleri sana dokunamaz. Onun düşünceleri Miles hakkında. Bunu da anlayıp bağışlamalısın. Kendisinden memnun olacak, onun gülümsediğini göreceksin.'
'Peki ya ben?' 
'Herkesin haykırdığı şey. Sakin ol. Bırak üstünden geçsinler. Kızgınlık ve nefreti gönder gitsin.  [sf 247]

Miles şiir yazmaya başladı. Kolay yazıyordu. Koca parçalar, büyük karmaşık parçacıklar bütünleşip geliyordu. Etrafında imgeler yüzüyordu, çoklukları onu neredeyse kör ediyordu. Aşık olmakta bir kesinlik zarafeti vardı. Sanatta bir kesinlik zarafeti vardı ama çok nadirdi. Miles bunu ilk defa şiirde kendi sesini duyduğu zaman hissetmişti. Artık kendine alçakgönüllülükle şair demenin zamanının geldiğini düşündü. Yeterince uzun süre beklemiş ve inançla beklemeye çalışmıştı. Ama şimdi nasıl beklemesi gerekirdi, bunu bilmediğini ve girmesi gereken büyük hizmet için yaptığı bütün girişimlerin yanlış olduğunu düşünüyordu. Büyük öteki seyredip gülerken o, hayatın yüzeyini germiş, çekmiş, çizmişti. Şimdi onun işine yaramış olanı, gerçek dünya bariyerinin içine onu geçirmiş olanı Miles biliyordu, ama hayatının işi başladığı için bakışını çevirmişti. Daha derinde ve daha sakin olarak biliyordu ki çılgınlık onu terk ettiğinde -uzun süremezdi- işinin bütün aletleriyle baş başa kalacaktı. [sf 249]

10 Kasım 2015 Salı

ESRARENGİZ ARLÖKEN ❦ ÖLÜMÜN TAM ZAMANI Agatha Christie

Esrarengiz Arlöken 
(Yayınevi: Akba, Basım Yılı:1963, Sayfa Sayısı: 235)
Ölümün Tam Zamanı
(Yayınevi: Altın Kitaplar, Basım Yılı:1994, Sayfa Sayısı: 174)

Agatha Christie'nin çeşitli kitaplarında favorim olan bazı hikayeler var ama Harley Quin hikayelerinin hepsini, bir seri halinde beğeniyorum, hatta bayılıyorum.

Karlı soğuk bir kış gecesi, konuklar şöminenin etrafına toplanmış yeni yılı beklerken, kapı çalınır ve Mr. Quin içeri girer. Gizemli bir hikaye anlatır ve geldiği gibi aniden gözden kaybolur. 

Mr. Quin için Agatha Christie'nin ilham kaynağı 16. yüzyıl İtalyan komedisinde Arlöken olarak da bahsedilen Harlequin, yüzünde korkutucu denilebilecek büyük bir gülümsemeyle, çapraz büyük renkli baklava desenli bir kostüm giyen, zekasıyla insanları etkileyen  bir pandomim karakteridir.

Harlequin teması, bu kitaptaki hikayelerde sık sık tekrarlanıyor. Mr. Quin için bir alt karakter olan yaşlı züppe Mr. Satterthwaite, hayatın kendisini yaşamak yerine dışarıdan izlemeyi yeğleyen ve dramatik durumlardan zevk alan bir adamdır. Mr. Quin ona şöyle der;

'Pandomimle ilgilenmenizi önereceğim. Arlöken oyunuyla. Artık bu sanat ölüyor. Ama onunla ilgilenmeye değer. Tabii oyunun sembolizmini kavramak biraz zor. Ama bildiğiniz gibi, ölümsüzler her zaman ölümsüzdür.' 

Aynı hikayenin, yani Mr. Quin'in Gelişi'nin başında da şöyle bir sahne vardır:
Rüzgar iniltiyi andıran sesler çıkararak şiddetlenirken çivili büyük kapıya üç kere vuruldu. 

Hepsi de irkildiler. Evesham bağırdı. 'Gecenin bu saatinde kim gelmiş olabilir?'
Herkes birbirine baktı. Evesham, 'Kapıyı ben açacağım.' dedi. 'Uşaklar çoktan yattı.'
Kapıya doğru hızla gitti. Ağır demir kolları biraz zorlukla kaldırarak kapıyı açtı. İçeriye buz gibi rüzgar doldu. 
Kapıda uzun boylu , ince bir adam duruyordu. Bay Satterthwaite bakarken adam ona kapının üzerindeki vitray yüzünden gökkuşağının bütün renklerine bürünmüş gibi geldi. Zayıf, esmer yabancı içeriye doğru bir adım attı. (...)

Bay Quin uygun sözleri mırıldandıktan sonra Evesham'ın çektiği koltuğa oturdu. O sırada şöminedeki alevlerin oyunu yüzünden suratında sanki bir maske varmışcasına gölgeden oluşan bir çizgi belirdi. 
[Mr Quin'in Gelişi, sf 11]

Harlequin'e ait renkli kareli giysi ve maske vurgusu diğer hikayelerde de var. Ölümün Tam Zamanı'nda yeriyle yeksan ama Esrarengiz Arlöken'de bulduğum bir paragraf;

Mösyö lö Ken oturdu. Kırmızı abajurlu lambadan süzülen ışık kareli paltosunu kan rengine boyadı. Yüzü ise gölgede kalmıştı. Bu haliyle bakanlarda siyah bir maske takmış gibi bir tesir bırakıyordu. [Camdaki Gölge, sf 29]

Böyle eksik ayrıntılar benim için çok önemli. Agatha Christie binbir ayrıntıyla, incelikle bir karakter oluşturmuşken, çeviride sağının solunun kırpılması, okuyucuya yolunmuş kuş gibi bir metin bırakılması ciddi bir saygısızlık.

Mr. Satterthwaite'ın entellektüel kesimin uğrak yeri Soho'da sık sık gittiği bir yer var; Arlecchino restoranı. Gökteki İşaret ve Helen'in Yüzü hikayelerinde bahsi geçen bu yerin adı da yine İtalyanca Harlequin anlamına geliyor. Arlecchino'ya gittiğinde genellikle Mr. Quin'le karşılaşan yaşlı adam, sevgili dostunu görünce çok seviniyor.

Mr Satterthwaite, yine derin derin düşünerek Arlecchino'ya girdi ve en dipteki bölmeye doğru yürüdü. Daima oradaki masaya otururdu. Lokantanın loş havası dolayısıyla masanın dolu olduğunu ancak bölmeye iyice yaklaştıktan sonra anlayabildi. Mr. Satterthwaite'ın çok sevdiği yerini uzun boylu, esmer bir adam işgal etmişti. Yüzü gölgede kalıyor, renkli camlı pencereden süzülen ışıklar ciddi elbiselerini alacalı bir hale sokuyordu. [Gökteki İşaret, sf 63]

Gökteki İşaret hikayesinde hatırı sayılır bir yer tutan tren dumanının gökte bıraktığı iz, aynı zamanda Şeytan Dönemeci kitabında da Agatha Christie'nin kullandığı önemli bir motiftir.

'Camlardan vuran renkli ışıkların alacalı boyadığı elbise' ile Harlequin etkisi Krupiye'nin Ruhu hikayesinin sonunda yine yer bulurken, kitaptaki en etkileyici hikaye olan Kırık Kanatlı Kuş'ta Mabelle şöyle diyor;

'Zaten bu garip bir gündü. Bu akşamüzeri güneş batarken ormana dolaşmaya gittim... Orada bir adamla karşılaştım. Garip, acaip bir adamla. Uzun boylu ve esmerdi... Çok ıstırap çekmiş bir insana benziyordu... Batmakta olan güneşin ışıkları üzerine vurmuştu. O haliyle Arlöken'i andırıyordu.' [Kırık Kanatlı Kuş, sf 219]

Helen'in Yüzü hikayesinde Mr. Satterthwaite, Pagliacci (Palyaçolar) operasını izlemeye gider ve bu operanın başkarakterlerinden biri  Harlequin karakteridir. Agatha Christie, Pagliacci operasından başka bir kitabında bulunan Kuğunun Şarkısı hikayesinde de bahsetmektedir.

Birebir alakalı değil ama Helen'in Yüzü ifadesi bana Christie'nin en dokunaklı kitaplarından biri olan Uyuyan Ölüm'ü de hatırlatıyor. Gwenda, Malfi Düşesi oyununa gittiğinde, bir sahnede fenalık geçirir. 'Onun yüzünü ört, gözlerimi kamaştırıyor. Genç öldü o.' sözleri, genç kadının gözlerinin önünde geçmişe ait korkunç bir ânın belirmesine sebep olur. Gwenda'nın uzun yıllardır nerede olduğu bilinmeyen, son derece güzel bir üvey annesi vardır; Helen ve bu anı onunla ilgilidir.

Ölümün Tam Zamanı uzun yıllar boyunca defalarca okuduğum Mr. Quin hikayeleriyle doluydu ama birkaç hikayenin eksik olduğunu yakın zamana kadar bilmiyordum. Esrarengiz Arlöken'i garip bir şekilde kitapyurdunda görüp aldım, ikinci el kitap sattıklarının da farkında değildim o zamana kadar. Kitapta, Ölümün Tam Zamanı'ndan farklı olarak Krupiye'nin Ruhu ve Dünyanın Sonu isimli iki ekstra hikaye var. Ama Türkçe'de çevirisi bulunmayan Denizden Gelen Adam ve Harlequin'in Yolu hikayeleri ile Ölümün Tam Zamanı'nın başında bulunan Mr. Quin'in Gelişi bu eski basımda yok, o hikayeler de olsaymış tam bir Quin külliyatı denebilirdi.

Dünyanın Sonu hikayesini ilk defa okuduğumda, bu tam basımı bulduğuma son derece mutlu oldum. En iyi Mr. Quin hikayelerinden biri olduğunu düşünüyorum. Kırık Kanatlı Kuş, Camdaki Gölge ve Ölü Arlöken de yine beni çok etkileyen hikayeler. ♥


Bu hakikaten acaip bir resimdi. Ortada bir Hint inciri vardı. Meyva güçlükle tanınıyordu. Bu bir girdaba düşmüştü sanki. Fon grimsi yeşildi. Hint inciri ise türlü renklere bürünmüştü, adeta bir mücevher gibi parlıyordu. Kötülük, lanet ve çürümüş, kokuşmuş et bu tabloda dile gelmişti. Mr. Satterthwaite, irkilerek başını çevirdi.  [Dünyanın Sonu, sf 112]

'Herşey görünüşte düzgün, parlak ve hoştur... Size hayranım, Düşes. Şahsiyet sahibi bir kadınsınız. Hayatla mertçe mücadele etmiş ve bu kavgadan galip çıkmışsınız. Fakat yerlerde sürünen insanlar, bazı şeylerin üstlerini değil, altlarını görürler... Bu da bir bakıma çok enteresandır.' [Dünyanın Sonu, sf 113]
 Mr. Satterthwaite, 'Güzellik,' diye düşündü. 'Böyle bir şey hakikaten var. Şirinlik, cazibe, çekicilik veya uydurduğumuz diğer sıfatlarla da alakası yok bunun. Sadece güzellik. Bir çehrenin biçimi... Kaşların şekli... Çehrenin yaptığı kavis...' Usulca bir mısarı tekrarladı, 'Binlerce geminin denize indrilmesine sebep olan çehre...' Yaşlı adam ilk defa bu sözlerin ne manaya geldiğini anlıyor, Truvalı Helen'i düşünüyordu. [Helen'in Çehresi, sf 160]
'Uzun tecrübeler neticesinde bir insanın bir başkasını kolay kolay tanıyamıyacağını anladım. Zaten hayatı tatlılaştıran, enteresan bir hale sokan şey de bu.' [Kırık Kanatlı Kuş, sf 215]


9 Kasım 2015 Pazartesi

KÜRŞAT BAŞAR -3 Roman-

(Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları, Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum, Başucumda Müzik) 


Yayın Evi: Everest Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 249

Kürşat Başar'ın kitaplarını ilkgençlik dönemimde okusaydım muhakkak çok beğenirdim ama..

Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları yazarın okuduğum üç kitabı içinde modern bir romana en çok benzeyendi. Yine de bir kitapta 'hadi kalk gidelim seninle elele anılarımızın bahçesine' gibi bir cümle okuyunca ister istemez soğuyorum. Başka kitaplarda, şiirlerde, şarkılarda defalarca söylenmiş cümleler, klişe benzetmeler, bıçakla kesilebilecek kadar yoğun ve neredeyse hiç aralıksız duygu akışı.

Akla ne kadar orijinal gelmiş olursa olsun bir romanın adının kişisel gelişim kitabı ismine benzemesi de tuhaf şey. Kitabın bir yerinde roman karakteri, bir dergide görüyor bu ismi. Aynen öyle, bir magazin dergisi kıvamında bir şeyleri çağrıştırıyor diye düşünüyorum.

Uzakta başka bir kentte, yaşadığım kentte, benden ayrılması gerektiğini düşünen, ama bunu başaramayan -o şarkıdaki gibi- bir sevgilim var, küçük bir çocuk. İlk kez birini böyle sevdiği için sonsuza dek korumak istediği bu duygudan ayrılamayan bir çocuk. Artık yalnızca acı çektiği halde yanımda olmak, yüzüme bakmak, benim somurtmalarımı, tersliklerimi, çekilişlerimi izlemek için bile herşeyini vermeye hazır. [sf 25]

Günümüze bilgi çağı diyorlar. İmaj çağı diyorlar. Oysa aslında tam bir soytarılar çağı. Eskiden soytarılar kralları eğlendirir ve çoğu kez onların gazabından kurtulamazlardı. Şimdi herkesi eğlendirmek zorundalar. Yalnızca eğlendirmek de değil, dikkatlerini çekmek, düşüncelerinizi açıklamak, birilerini ikna etmek, birilerine kendinizi göstermek istiyorsanız mutlaka soytarı olmalısınız.  [sf 207]

Bu kentte büyük bir günü ve geceyi, kentin dört yanından yükselen o haykırış bölümler: "Allah büyüktür."
Bu çağrı sanki herkese unuttuğu bir şeyi hatırlatır. Zamanla önlerini gökdelenlerin kapadığı minarelerden yaşamın öteki yüzünü anlatır. Bütün bu çılgın koşuşturmanın içindeki insanlara seslenir. Bütün bir dünyayı ele geçirdiğini sananları uyarır. Herşeyi yitirdiğine inananlara, "Bekle!" der.  [sf 242]


Yayın Evi: Everest Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 112

Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum'u kısaltılmış haliyle radyo okuması olarak dinlemiş, çok beğenmiştim. Yine okuduğum Kürşat Başar kitapları içinde en iyisi buydu diyebilirim. Kısa, öz anlatımı, çarpıcı bir hikayesi var.

Gitgide uzaklaşırım sanmıştım, gitgide yakınlaşıyorum. Ne zamandır görmediğim halde her geçen gün, söylediklerini, bakışlarını, ellerini yeniden hatırlıyorum. Her keresinde parçaları dağıtıp yeniden başlıyorum, boşlukları doldurduğumda yine aynı resim çıkıyor. [sf 110]

Değişen kentin görünümleri, bilinçsizce, sürüklenir gibi gittiğim bütün tanıdık yerler, kaçmaya, unutmaya çalıştığım görüntüleri çağrıştırıyor: küçük eşyalarla dolu bir odada, yağmur sularının aktığı, geçitlerle merdivenlerle inilen eski, parketaşı sokaklarda, bir bahçede, ağaçların arasına gizlenmiş eski yaz evinde, pek çok fotoğrafta, şarkıda, dokunduğu sayısız ayrıntıda, onla yaşanmış günlerin gömleklerinde, kazaklarında belirgin nesneleri olan ya da hiçbir şeysiz anılarda, düşlerde hep o var. Artık kaçmıyorum, onlarla yaşıyorum ben de. Bu da benim gerçeklerle yüzleşme tarzım.  [sf 110]
Çok uykusu gelip de uyuyamayan insanlar gibi, bilincin an an solmasını, sislenmesini izliyorum, bu hoşuma gidiyor, seslerin arasında sonuna dek gidilemeyen, o tuhaf görüntülerin, seslerin arasında hep birşeyleri yakalıyorum da sanki, kayıp gidiyor avucumdan, geceler de böyle geçiyor merak ediyorsan. [sf 111]
 

Bir düşte elimden tutuyor ama çok uzakta, göremiyorum bile, nasıl olup da görünmeyecek kadar uzaktayken elini tutabildiğime şaşıyorum. [sf 112]


Yayın Evi: İş Bankası Yayınları
Basım Yılı: Kasım 2003
Sayfa Sayısı: 455

Başucumda Müzik, diğerlerine göre daha klasik bir anlatıma sahipti. Fasılasız olarak okudum, yine bolca acı, çılgınlıklar, duygusal çalkantılar falan filan..

Kürşat Başar'ın neler yazdığını merak ediyordum, bu üç kitap fazlasıyla kafi geldi. Bir başka kitabını okur muyum, hiç sanmıyorum.  
Çocuğunuz yoksa göğsünüze yaslanmış o sıcaklığın nasıl tanımlanamaz bir şey olduğunu bilemezsiniz. Bilmediğiniz için de geri kalan bütün hayat boyu taşıyacağınız kaçınılmaz sorumluluğu o sıcaklığın nasıl karşılayabildiğini anlayamazsınız. [sf 216] 

8 Kasım 2015 Pazar

POİROT'NUN İLK DAVALARI Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 311

Poirot'nun İlk Davaları kitabındaki 12 hikaye daha önce  Hercule Poirot İz Üzerinde adıyla yayınlanmıştı ancak son zamanlarda pek bulunabilir bir kitap değildi. Altın Kitaplar külliyattaki eksikleri tamamlarken, bu kitabı basınca çok sevindim çünkü bir tam basımdı ve kitabın orijinal İngiliz baskısında bulunan 18 hikayeyi içeriyordu.

Zafer Balosu'ndaki Olay, Clapham Aşçısının Macerası, Cornwall'deki Gizemli Olay, Johnnie Waverly'nin Serüveni, Çifte İpucu, Sinek Papazı, Lemesurier Mirası, Kayıp Maden, Plymouth Ekspresi, Çikolata Kutusu, Denizaltının Planları ve Denizde Sorun hikayelerinden Hercule Poirot İz Üzerinde yazısında bahsetmiştim. Kalan altı hikayeye de burada bir göz atalım.

Üçüncü Kattaki Daire ♥

Anahtarını unuttuğu için evine servis asansöründen girmek zorunda kalan Patricia ve arkadaşları, asansörden indiklerinde yanlışlıkla başka bir daireye geldiklerini farkederler. Ve perdenin arkasında öldürülmüş bir kadın vardır..

Çifte Günah

Güney sahillerinde tatile giden Poirot ve Hastings, otobüste genç bir kızla tanışır. Güzel ve çekici Mary Durrant, nadir bulunan bir minyatür setini teyzesi adına sahibine ulaştırmakla görevlendirilmiştir. Minyatürlerin çalındığını farkeden genç kız, Poirot'dan yardım ister.

Market Basing'in Gizemi

Poirot ve Hastings, arkadaşları Müfettiş Japp'ın önerisiyle taşrada sakin, güzel bir yer olan Market Basing'te bir haftasonu geçirmeye karar verirler.  Kötülüklerden uzakta, huzurlu bir sabah kahvaltısı yaptıklarını düşündükleri sırada, Japp'ı tanıyan yerel polis memuru Pollard, yanlarına gelerek, kapıları ve pencereleri kilitli bir odada kendini vurmuş bir adam bulunduğunu ve doktorun ateş etme açısı yüzünden bunun bir cinayet olabileceğinden şüphelendiğini söyleyerek yardım ister.

Arı Kovanı ♥

Poirot'nun şehirden uzak bir köyde yaşayan arkadaşlarından biri; John Harrison, kısa zaman önce arkadaşı Langton'un eski sevgilisi olan Mollie ile nişanlanmıştır. Poirot, onu ziyarete gelir ve intikam almak isteyebilecek eski rakibinden bahsederek Harrison'u uyarır, cinayetin işlenmeden önce de kendi işi olduğundan bahseder. Langton, kısa bir süre önce köy eczanesinden yabanarılarını zehirlemek istediğini söyleyerek potasyum siyanür satın almıştır..

Peçeli Kadın

Tamamen örtünmüş ve yüzünü de dantel peçeyle gizlemiş genç bir kadın Poirot'ya gelerek, eski bir mektubu üzerinden kendisine şantaj yapıldığını ve bu olay duyulursa nişanlısı Southshire dükünün onu terkedeceğinden emin olduğunu söyler. Şantajcı Lavington'un elinden o mektubun muhakkak alınması gerekmektedir. Poirot ve Hastings, adamla konuşarak sonuç alamayacaklarını anlayınca, evini aramaya karar verirler..

Bahçeniz Nasıl Büyür? ♥

Bayan Mary, bu ne tezat,
Bahçe nasıl büyür?
Midye kabukları ve gümüş çanlarla.
Ve bir dizi güzel hizmetçiyle. 

Bir çocuk tekerlemesi, kafası karışık bir şekilde Poirot'ya mektup yazdıktan kısa bir süre sonra ölen yaşlı bir kadın, yiğeni menekşe gözlü Mary Delafontaine ve Poirot'nun düzen tutkunu, mantıklı sekreteri Miss Lemon.  Güzel bir hikaye.


7 Kasım 2015 Cumartesi

POİROT ARAŞTIRIYOR Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: Mart 2015
Sayfa Sayısı: 208 

Agatha Christie Hikaye Odası'nı hazırlarken Poirot'nun iki hikaye kitabı henüz Türkçe'ye çevrilmemişti; Poirot'nun İlk Davaları ve Poirot Araştırıyor. Altın Kitaplar, Poirot külliyatındaki bu önemli eksikleri peşpeşe tamamladıktan sonra, Agatha Christie'nin kendi dilimizde okuyamadığımız 13 hikayesi kalmış durumda.  

Poirot Araştırıyor kitabındaki tüm hikayelerde ünlü dedektif, arkadaşı Hastings ile birlikte olayların üzerine gidiyor. Belli bir düzen dahilinde, biraz Holmes ve Watson'ı hatırlatan hikayeler. Seriden eksik kalmaması için okunabilir.

Batı Yıldızı Olayı

Meşhur aktris Mary Marvell, sahip olduğu kıymetli elmas ile ilgili bir tehdit mektubu alır. Batı Yıldızı adındaki elmasın çalınmasından endişelenen genç kadın, Hercule Poirot'dan yardım ister.

Marsdon Malikanesi'nin Gizemi


Ölmeden hemen önce, genç ve güzel karısı lehine yüklü bir hayat sigortası yaptıran yaşlı bir adamın hikayesi. 

Ucuz Dairenin Gizemi


Hastings'in arkadaşlarından Bayan Robinson, Londra'nın gözde semtlerinden birinde, büyük ve güzel bir apartmanda inanılmayacak kadar uygun fiyata bir daire kiralar. Hercule Poirot bunu duyduğunda möbleli, rayici yüksek bu dairenin dörtte bir fiyatına verilmesindeki gizemi çözmeye karar verir. Kitaptaki en güzel hikayelerden biri.
 
Av Köşkü'nün Gizemi


Ağır bir grip geçirmekte olan Poirot, taşrada bir av köşkünde öldürülen amcasının katilini bulmasını isteyen Roger Havering olayını, hevesli arkadaşı Hastings'e verir. Kendisi ise oturduğu yerden gelen bilgileri değerlendirecek ve gözlerini kapatıp gri hücrelerini çalıştıracaktır.
 
Milyon Dolarlık Soygun


Londra'dan New York'a giden büyük Olympia gemisinde genç bir emanetçinin taşıdığı, bir milyon sterlin değerindeki Özgürlük Tahvilleri çalınır. Perişan durumda olan genç adamın nişanlısı Hercule Poirot'dan yardım ister.
 
Mısır Lahtinin Sırrı ♥


Mısır'da Kral Men-her-Ra'nın mezarının keşfinin ardından kazı ekibindeki uzmanlar birer birer ölmeye başlar. Arkeolog Sir John Willard'ın oğlu babasının cenazesini Londra'ya getirdikten sonra yarım kalan kazı işini tamamlamak için Mısır'a döner. Annesi ise lanetli olduğunu düşündüğü mezar ile uğraşacak oğlu için endişelenerek Poirot'ya başvurur.
 
Grand Metropolitan'daki Soygun


Hastings, sevgili arkadaşı için büyük bir otelde bir haftasonu tatili planlar. Otelde, Poirot ile akşam yemeğinde karşılaştıkları Bayan Opalsen'in mücevherlerine iltifat edince, kadın size incilerimi de göstermeliyim diyerek odasına çıkar.  Birkaç dakika sonra Bay Opalsen'in yanına gelen bir otel görevlisi bir soygunla karşı karşıya olduklarını haber verir. Poirot, çalınan incilerin peşine düşecek, zekasıyla olayı çözecektir.
 
Kaçırılan Başbakan


Önemli bir konferans öncesi kaçırılan İngiltere başbakanını bulması için başvurulan kişi elbette ki mühim dedektifimiz Hercule Poirot'dur.

Bay Davenheim'in Ortadan Kaybolması


Poirot ile Scotland Yard'dan eski dostumuz Müfettiş Japp'ı çaya bekliyorduk. Yuvarlak çay masasının çevresinde oturuyorduk. Poirot, hya kadının düzensiz bir şekilde masanın üzerine bıraktığı tabak, fincan ve çatal bıçağı düzenlemeyi henüz tamamlamış, hatta metal demliğe de birçok kez güçlü bir şekilde hohlayıp ipek mediliyle cilalamıştı. Çaydanlık ocakta fokurduyordu. Hemen yanındaki ikinci bir küçük emaye tencerede ise sıcak çikolata vardı. Poirot kendi deyişiyle bunu her zaman biz 'İngilizlerin siyah zehrine' yeğliyordu. [sf 164]

Bu küçük çay partisinde Hercule Poirot ile Japp kaybolan Bay Davenheim olayı üzerinden bir iddiaya girer, Poirot koltuğundan kalkmadan sadece düşünerek bu gizemi çözebileceğinden emindir, Japp ise buna inanmaz. Bir haftalık iddia süresi başlar..
 
Asil İtalyan'ın Macerası


Dr. Hawker komşusu Poirot'yu ziyarete gelmiştir. Oturup yarım saat sohbet ettikten sonra doktorun kâhyası  telaşlı bir şekilde içeri girer ve hastalarından birinin arayarak, 'Beni öldürdüler. doktor yardım et.' dediğini söyler. Doktor, Poirot ve Hastings, adamın evine vardıklarında, onu yazı masasına kanlar içinde yığılmış halde bulurlar..

Kayıp Vasiyetname


Anne ve babasını küçükken kaybeden Violet Marsh, amcasının yanında büyümüş ve eğitim için onun yanından ayrılırken, aralarında bir zıtlaşma olmuştur. Amcası Andrew, ona 'Bir gün kimin daha zeki olduğunu anlayacaksın!' der ve yıllar sonra öldüğünde genç kızın zekasını kanıtlamasını gerektiren tuhaf bir vasiyetname bırakır. Violet'in mirasa sahip olabilmesi için bulmacayı çözmesi gerekmektedir, Hercule Poirot'dan yardım ister.

1 Kasım 2015 Pazar

YEDİLERİN GİZEMİ Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: Mayıs 2015
Sayfa Sayısı: 294

Agatha Christie'nin bazı kitaplarını son okuduğumda, ilk okuduğum zamanki tempoda ilerlemesi beni biraz şaşırtıyor, bu bazen iyi anlamda, zaman zaman da kötü. Yedilerin Gizemi, daha önce Dört Neşeli Arkadaş adıyla yayınlanmıştı. İlk birkaç bölüm keyifle okumuş, sonra bitirene kadar sıkılmıştım. Yine aynı okuma deneyimini yaşadım bu son, tam basım halinde.

Lord Caterham* çok sevdiği evi, güzel ve büyük Chimneys malikanesini zaman zaman zengin işadamlarına kiralamaktadır. Sir Oswald ve karısı, evden ayrılmadan önceki son günlerindeyken, o sırada yatılı ziyaretlerine gelen gençlerden biri; Gerald Wade öldürülür. 

Lord Caterham ve kızı Bundle evlerine geri döndükten kısa bi süre sonra, genç kız hızla araba kullanırken bir genç adam yol kenarından önüne fırlayarak düşer ve ona çarptığını sanan Bundle, adamı hastaneye götürür. Ölmek üzereyken dudaklarından 'Jimmy'e söyleyin, Yedi Kadran...' sözleri dökülen Ronny Devereux, Gerald Wade'in arkadaşıdır ve Chimneys'te uykusu çok ağır olan Gerald'a yedi çalar saatle kurulan şakayı hazırlayan gençlerden biridir. Bundle peşpeşe işlenen iki cinayetin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünerek, olayı araştırmaya başlar..

Bu kitap tam bir casus romanı sayılmaz ama yine de öyle bir şeyler var içinde. Sonu güzel bağlanmış, ortalama bir Christie kitabı. Favorilerimden değil, fena da değil.

*Lord Caterham ve Chimneys Malikanesi, Agatha Christie'nin Köşkteki Esrar kitabında da geçiyor.

29 Ekim 2015 Perşembe

MYSTERY CASE FİLES 12: KEY TO RAVENHEARST CE [Ekim 2015]

Oyun iki gün önce çıktı, dün oynadım ve bugün de yazıyorum, Gece Kütüphanesi için fazla hızlı oldu bu sefer. Bu kadar çabuk çünkü Mystery Case Files, saklı obje serileri içinde en iyisi ve heyecanla Ekim sonunu bekliyordum. Serinin tüm oyunları aynı keyifte diyemeyeceğim ama özellikle Return to Ravenhearst, Dire Grove ve Madame Fate, zirvedeki oyunlar benim için.

Ravenhearst oyuncular tarafından en sevilen mekan, bu sebeple seri içinde dört oyuna ev sahipliği yapıyor. Escape from Ravenhearst, çok kısa gelmişti bana ama Key to Ravenhearst daha bir dolu dolu olmuş.

Oyunda Return to Ravenhearst ve Dire Grove'a yakın güzellikte çizimler var, oradakiler kadar güzel mekanlar yok maalesef. Bulmacaları zevkli, hikaye akışı da çok dehşetli değil, olmadık yerde çığlıklar yok, yaklaşıp uzaklaşan korku görüntüleri filan ayarında. Bonus bölümü de ayrıca güzeldi.

Keyifli oyunlar diliyorum.



28 Ekim 2015 Çarşamba

İMKANSIZ KARŞILAŞMALAR Zoran Živković

Yayın Evi: İstiklal Kitabevi
Basım Yılı: 207
Sayfa Sayısı: 104

Zoran Živković kitapları içinde İmkansız Karşılaşmalar'ın favorim olduğunu söyleyemem ama bu kitapta da yine yazarın etkileyici fantastik dünyası ve felsefi çıkarımları söz konusu elbette.

Kitaptaki hikayeler; Pencere, Koni, Kitapçı, Tren, Günah Çıkarma Kabini, Atölye.  

Türkçe'de sadece üç kitabının yayınlanması ve ikisinin basımının olmaması çok yazık. Zoran Živković, kesinlikle okunmaya değer, nevi şahsına münhasır bir yazar.

27 Ekim 2015 Salı

ARMAĞAN ZAMANLAR Zoran Živković

Yayın Evi: İstiklal Kitabevi
Basım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 117

Başka Zaman Kütüphaneleri, beni büyüleyen bir kitaptı, bu sebeple Zoran Živković'in Türkçe'deki diğer kitaplarını da okumak istedim.

Herşeyden vazgeçmiş, umutsuz üç kişi; idam mahkumu bir astronom, antik dilbilimci bir kadın ve yaşlı bir saatçi, onları ziyaret eden, geçmişlerinden dönüm noktası niteliğinde önemli bir anı seçerek, o ana gitmelerini sağlayacak esrarengiz bir ziyaretçi..

Armağan Zamanlar, yazarın kurgusundaki lezzetin derinlemesine hissedildiği, merak uyandıran, iyi bir roman, postmodern hikayeler bütünü.
Hayatınız boyunca yaşadığınız herhangi bir olay geçmişe dönüp bazı şeyleri değiştirme isteği duymanıza neden olmadı mı? Kötü sonuçlar doğuran beklenmedik bir sebebi ortadan kaldırmak istemediniz mi? Sizin ya da özellikle bir yakınınızın, çok değer verdiğiniz birinin başına gelen felaketin sonuçlarını yok etmek? Böyle bir isteği hiç olmamış biri var mıdır acaba? [sf 79]

'Kendi geleceğinle ilgili emin olduğun tek şeyi söyle bana.'
Kadına şüpheli gözlerle bakarak bir an düşündü. 'Eğer düşündüğün buysa birgün öleceğim.'
'Evet. Ama bunun ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyorsun.Yarın da olabilir ya da yıllar sonra da, öyle değil mi? Öğrendiğin taktirde dayanılmaz bir yük haline dönüşecek olan şey, kendi ölümlülüğünün farkındalığını bastırmana olanak sağlayan işte bu bilgiye sahip olmamandır. Ne zaman öleceğini bilmemek -hayata dair en iyi korunan kale.' [ sf 109]

25 Ekim 2015 Pazar

BİN HÜZÜNLÜ HAZ Hasan Ali Toptaş

Yayın Evi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 130

Kitap parça parça çok güzel. Betimlemeleri güzel, dilinin ahengi etkileyici, tanımlamaları sarsıcı.. Böyle bir çok yönden övebilirim ama bütün olarak okunması gerçekten zor bir roman-anlatı.

Hasan Ali Toptaş'ın bir lokmada okunup biten romancıklardan uzak, edebi değer taşıyan, postmodern bir yazını tercih ettiği biliniyor. Kelimeleri yoğurup şekillendirerek yeni anlatımlar arayışı bu kitapta üst seviyede olduğu için, 'Bin Hüzünlü Haz'la onu okumaya başlamamak lâzım. ' diyenlere hak veriyorum. Önce ısınmak, diline alışmak için biraz daha klasik edebiyata yakın kitaplarıyla haşır neşir olmalı.

Islaklığından rengarenk baloncuklar havalanan gülüşmeler. [sf 10]

Çoğu kez yüzlerinde, omuzlarında ve bileklerinde, birer hikaye özeti gibi duran bıçak yaraları oluyordu bu tayfaların. Gözlerinde de, bu yaraları açan bıçakların parıltısı... Hatta, geçmişin karanlığında kalacağı yerde tayfaların gözlerinde soluk alıp veren bu çelik mavisi parıltılar kimi zaman öyle keskin oluyor, öyle acımasız görünüyor ve öyle şiddetli yanıp sönüyordu ki, eminim, ister istemez tayfaların baktığı her yer biraz yaralanıyordu. [sf 26]

Belki bir semtten gelenler, öteki semtlerden gelenlere geldikleri semti anlatıyorlar o sırada. Böylece, aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da, yalnızca gidilmiş gibi olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor ya da, kalınacaksa kelimelerle kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor, kelimelerle ağlanıyor ve sonunda gene kelimelerle kös kös geri dönülüyor. [sf 35] 

Hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa… Ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış…  [sf 46]


GRIM TALES: THREADS OF DESTINY CE [7/2015]

 Grim Masalları'nın 9. oyununda, yiğenimiz Jackie'nin 20 yıl önce bir uçak kazasından kılpayı kurtulan ama ardından bir seri katilin kurbanı olan anne-babasını kurtarmak için geçmişe dönüyoruz.

Çizimler, efektler, mekanlar yine çok hoş. Oynamaya değer güzellikte bir saklı obje serüveni. Sonbaharın ürpertici esintilerinin kendini iyice hissettirdiği bu günlerde, oyundaki gibi dumanları tüten bir fincan sıcak çay eşliğinde keyifli oyunlar diliyorum.


TÜM SERİ

24 Ekim 2015 Cumartesi

IŞIKLAR SÖNÜNCE Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2002
Sayfa Sayısı: 174

Düşteki Ev

Kitaptaki en ürpertici, düşle gerçeğin birbirine karıştığı hikaye. John Seagrave rüyasında beyaz, güzel bir ev görür. Ertesi gün tuhaf bir cazibeyle kendisini etkileyen Allegra ile tanıştığında, gördüğü rüyayı genç kızla karşılaşacak olmasına yorar. Aynı rüyayı daha sonra defalarca görecek ve düşteki evin panjurları aralandığında içeride yaşayan tuhaf şeylerin farkına varacaktır..

Aktris

Yetenekli genç aktris, Olga Stormer geçmişindeki bazı hataları yüzünden ona şantaj yapan bir adamla karşı karşıyadır. Genç kadın, onu alt etmek için farklı bir yola başvurur.


Uçurum (sürprizbozan içerir)

Clare'in sevdiği adamı elinden alıp, arkasından onunla dalga geçen Vivien'in yakın geçmişinde bazı karanlık noktalar vardır. Clare, genç kadının sırlarını öğrendiğinde önünde iki yol belirir...

Noel Macerası

Bu hikaye Noel Kekinin Gizemi hikayesinin kısa versiyonu.

Yalnız Tanrı

Kitaptaki en hoş hikayelerden biri, British Museum'da bulunan küçük bir heykelcik çevresinde gelişiyor. Frank, çok sevdiği bu heykeli rutin ziyaretlerinden birinde genç bir kızla karşılaşır, daha sonra aynı günlerde müzeyi ziyaret ettiklerini farkeder. Kendi içinde 'Küçük Yalnız Leydi' lakabını taktığı genç kızın varlığı önceleri onu rahatsız etse de zamanla alışmaya, hatta onu merak etmeye başlar ve tanışmak için bir bahane bulur. Birkaç gün sonra Yalnız Leydi kaybolduğunda büyük bir hayalkırıklığına uğrar ama hayatında hiç ummadığı şeyler olacaktır...

Manx Altınları

Şakacı, maceradan hoşlanan bir büyük amca ölmeden önce mirasını alacak yiğenleri için bir define avı planlar. Amcanın ölümünün ardından bıraktığı mektupla bu heyecanlı ve tehlikeli oyun başlar.

Duvarın Gizlediği

Bu hikaye, Agatha Christie'nin en beğendiğim ilk beş hikayesinden biri diyebilirim.

Ressam Alex, karısı İsobel ve aile dostları Jane arasında geçen içe dokunan, hüzünlü öykünün sanat ve resim yorumlama paragraflarını da ayrı bir yere koyuyorum.

Bağdat Sandığının Sırrı

Hercule Poirot'nun 'kusursuz bir cinayet' olarak tanımladığı, bir poker partisinin ertesi sabahında evindeki antika sandığın içinde öldürülmüş olarak bulunan Bay Clayton'un hikayesi.

*Bu hikayenin daha uzun versiyonu İspanyol Sandığının Sırrı, Noel Kekinin Gizemi kitabının orijinal dilindeki baskısında bulunuyor.

Işıklar Sönünce

Henüz iki aylık evliyken savaşta ölen kocasının ardından Deidre, zengin bir adam olan George'la evlenir. Bir süre sonra Rodezya'daki tütün çiftliklerine gittiklerinde, genç kadın geçmişinin önemli bir parçası ile yüzyüze gelecek, yol ayrımında mühim bir karar vermesi gerekecektir...

Agatha Christie'nin çarpıcı hikayelerinden biri daha. Yine en beğendiklerimden.



25 Eylül 2015 Cuma

İVAN DENİSOVİÇ'İN BİR GÜNÜ Soljenitsin

Yayın Evi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 157

Geçen yüzyılın ortalarında Sovyet Rusya'sında bir tutuklu-çalışma kampına gönderilen duvar ustası İvan Denisoviç Şuhov'un soğuk, acı, zulüm ve kasvet dolu günlerinden birini anlatan roman, gerçekçi ve sade anlatımıyla insanın içine işliyor.

Bir parça küçük kuru ekmeği bulabilmenin bile hayati önem taşıdığı, aralarında dostluk oluşmasın diye birbirini yönetime gammazlayan mahkumlara ödül verilen bir açık hava hapishanesi, kazma bile saplanamayacak kadar donmuş topraklar üzerinde sudan sebeplerle toplanarak, sefaleti yaşamaları sağlanan insanlar.. 

Soljenitsin'in yaşamadan yazılamayacak kadar dehşetli bu romanı yayınlandığında, Rusya'da büyük yankılar uyandırmış. Nobel ödüllü yazarın daha sonra kaleme aldığı ve yine çalışma kamplarını anlatan Gulag Takımadaları ise komünizmin sonunu getiren, esaslı bir kitap olarak tanımlanıyor. Bu kitabı ve Orlando Figes'in 744 sayfalık Karanlıkta Fısıldaşanlar incelemesini ayrıca okumak istiyorum.

Bu kitabı bana tavsiye eden sevgili arkadaşım thalassapolis'e teşekkürlerimle..

Kalk vuruşundan yat vuruşuna kadar Şuhov'un böyle tam üç bin altı yüz elli üç günü geçmişti, daha da geçecekti. Sondaki üç gün ise artık yıllardan eklenenlerdi. [sf 157]


24 Eylül 2015 Perşembe

GÜNLERİN KÖPÜĞÜ Boris Vian

Yayın Evi: E Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 240

Kitapla ilgili absürt, nahif, şahane gibi sıfatları peşpeşe sıralamak istemiyorum ama açıkçası anlatılması değil okunması halinde değeri anlaşılabilecek bir roman, Günlerin Köpüğü. Bu kadar az bilinmesi gerçekten enteresan.

Zenginliğini evlenmek üzere olan arkadaşıyla paylaşmaktan çekinmeyecek kadar cömert, genç bir beyefendi; Colin, aşık olduğu fakat göğsünde mavi bir nilüfer çiçeği açtığı için ölmek üzere olan sevgilisi Chloé, elinden her iş gelen, jilet gibi giyinmekten hoşlanan uşağı Nicholas, arkadaşları; yazar Jean Sol Partre'ye düşkünlüğü yüzünden tüm parasını onun kitaplarına yatıran Chick ve Chick'i bu zaafından kurtarmaya çalışan kız arkadaşı Alise. 

Okuyalı birkaç ay geçti ama hâlen cümlelerindeki o tatlılığı ve eğlenceli tasvirlerini anımsadığım, Boris Vian'ın diğer kitaplarını okumak için heveslendiren, iyi roman.



15 Eylül 2015 Salı

KÜRŞAT BAŞAR OKUMALARI [15-30 Eylül 2015]

 
Eylül ayının ikinci yarısı Kürşat Başar romanlarıyla geçecek. 
Bu okumada sevgili arkadaşım thalassapolis favori kitaplarından 
Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları'nı okuyarak bana eşlik ediyor. 
O kitabı özellikle merak ediyorum. Okuyacaklarım:

Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları
Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum 
Başucumda Müzik

Kürşat Başar'ın okumak istediğiniz kitapları varsa, 
şu an okuduğunuza benzer bir yazı yayınlayarak bize katılabilirsiniz. 
Güzel bir okuma olması dileğiyle...

Görseller ve bilgi için ulaşabileceğiniz e-posta adresi:

gecekutuphanesi@hotmail.com

Biblio

♥♥♥

Daha önce yaptığımız okumalara göz atmak için: 

 

AGATHA İLE İSTANBUL'DA Cristina Fernández Cubas

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2009
Sayfa Sayısı: 142

İspanyol bir çiftin yılbaşı tatili için Pera Palas oteline gelerek geçirdikleri günlerde ilişkilerini Agatha Christie'nin kayboluşu üzerinden sorgulamalarına dair bir hikaye, Agatha ile İstanbul'da.

Kitapta bu hikayenin haricinde bir manastıra kapatılan genç bir kızın hayatını anlatan Dünya ve Yeşilli Kadın, Yer, Yokoluş isimli hikayeler de bulunuyor.

Cristina Fernández Cubas'ın yazdıklarından edebi lezzet aldığımı söyleyemeyeceğim. Yazmanın ne demek olduğunu bilen hemen hemen herkesin yazabileceği türden, kasvetli hikayeler. Sadece Agatha Christie'den bahseden hikayeyi merak etmiştim, basit bir turist ilgisinden ötesini göremedim.

14 Eylül 2015 Pazartesi

ÇİN PORTAKALI Ellery Queen



Yayın Evi: Akba Yayınları
Basım Yılı: Eski Basım
Sayfa Sayısı 224

Çin Portakalı, ortalama bir kilitli oda polisiyesi.

Pul koleksiyoneri Donald Kirk'in yazıhanesinin bekleme odasında kimliği belirsiz bir adam öldürülmüş olarak bulunur. Odaya açılan kapılardan biri içeriden sürgülüdür, diğeri ise danışma bankosunun bulunduğu hole açılmaktadır ve holde bulunan görevli bu kapıdan  hiç kimsenin girmediğine emindir. Cinayetin işlendiği odada herşey birbirine girmiş gibi görünmektedir, Müfettiş Queen ve oğlu Ellery mekanı dikkatle incelediklerinde, odadaki eşyaların gelişigüzel dağılmadığını, tek tek tersine çevrilmiş olduğunu farkeder. Ölü adamın kıyafetleri de aynı şekilde tersten giydirilmiştir. Bu tersliklerin mantıklı bir sebebi olduğuna inanan Ellery, kendine has teknikleriyle esrarı aydınlatabilecek midir?


Kitabı sıkılmadan okudum, biraz meraklandım ama Mor İzler'i daha çok beğenmiştim. Polisiyelerde de daha fazla insani ayrıntı aradığım için sanırım, Çin Portakalı biraz eski moda bir kitap gibi geldi bana. Bir anlatının bulunduğu dönemin ötesine geçebilmesi için insana dair duygu ve düşüncelerde derinleşebilmesi gerek, Shakespeare'da olduğu gibi. Agatha Christie'nin de bu sebeple   çağdaşı olan diğer polisiye yazarların önüne geçerek zamanda yolculuk yaptığı söylenebilir.

Ellery Queen romanlarının arkasında iki kuzen yazar var esasen, birlikte bir nam-ı müstear altında dedektif romanları yazmışlar. Yine bu şekilde kolektif çalışmalarda okuyucuya tam nüfuz edemeyen bir ruh, bir eksik taraf oluyor. Tek bir zihin, kalp ve ruhtan çıkan yazınla, farklı birleşimlerden oluşan kitabın etkisi aynı değil.

13 Eylül 2015 Pazar

VİDEO TANIKLARI Brigitte Aubert

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 96

Video Tanıkları, romandan çok filme çekilmeye layık bir senaryo gibi. Brigitte Aubert'in sağlam kaleminden çıktığı için okunmaya değer bir minik gençlik kitabı.

Alexis ve Marianna, birbirinden çok farklı hayatlar içinde doğmuş iki çocuktur. Ünlü bir mankenin oğlu olan Alexis bir dükkandan walkmen çalıp dışarıdaki çöp tenekesine atarak kaçan Marianna'yı görür. Yakalanan küçük kızın üzerinde hiçbirşey çıkmayınca salıverirler. Marianna bir süre sonra geri döner fakat walkmenin yerinde yeller esmektedir. Çaldığı şeye sahip çıkanın Alexis olduğunu anlayan kız, onun peşine düşer ve tanışırlar. Beraber bir Robin Hood macerası yaşamaya karar veren küçükler, eski beyaz eşya parçalarının olduğu bir çöplükte işe yarar bir şeyler ararken bir video kaset bulurlar. Kasette bir otoparkta işlenen cinayetin görüntüleri vardır..


12 Eylül 2015 Cumartesi

HAŞLANMIŞ HARİKALAR DİYARI VE DÜNYANIN SONU Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: Nisan 2015
Sayfa Sayısı: 561

Murakami çift katmanlı romanlar yazmayı seviyor, biz de bulmacalar yerine böyle şahane bir şekilde oturursa okumayı seviyoruz efendim.

Şehrin kütüphanesinde kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam. Gölgelerin şehrin surlarının dışında bırakılarak girilebildiği bir masal şehri. Önemli verileri şifrelemek için beyni farklı bir şekilde programlayabilen bir profesör. Yeraltı laboratuvarı, karanlık karaları, pembe elbiseli tombul kız, şifreciler, sistemciler v.b. bir sürü ayrıntıyla şekillenmiş bir garip hikaye.

Uzun zamandır bir kitabın satırlarını bu kadar çok çizmemiştim. Bilimkurgu normal şartlarda sevdiğim bir tür değil ama Murakami'nin kurduğu sürreal dünya gerçekten takdire şayan. 500 kusür sayfalık kitabı soluk almadan okudum ve bittiğinde üzüldüm. Murakami okumalarımızda beni en çok etkileyen bu kitap, yazara dair listemde bir numaraya yerleşti. 

Murakami'nin kitapları ile alakalı olarak çok fazla eleştiri var, en çok da yazarın doğduğu kültüre uzaklığı ve batı hayranlığı, roman karakterlerinin soğuk hatta donuk denilebilecek kişiler olmasının okuyucuya verdiği uzaklık hissi..  Onun romanlarını okurken geleneksel bir Japon romanı okuyor gibi hissettirmediği doğru,  karakterlerine yansıttığı müzik ve edebiyat zevkleri de batı tarzında olduğu ve bunlardan ağırlıklı olarak bahsettiği için aynı hikayeler alınıp Avrupa ya da Amerika'ya yerleştirilse yadırganmazdı diye düşünüyorum. (Tabii bu Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu için geçerli değil, kitabın kendine ait gerçeküstü bir dünyası var.) Bu unsur bir okuyucu olarak beni rahatsız etmiyor,  katıksız 'Japon' romanı okunmak istenirse, birçok iyi örneği var zaten yazılmış, Murakami'den bu beklentiyi anlaşılır bulmuyorum. Öbür yandan bir romana veya roman karakterine meraklanmak için yakın hissettiğin bir hikaye veya kişi olması gerekmiyor.

Sahilde Kafka'dan önceki kitapları İngilizce'den çevrilmiş olduğu için anlam kayıpları olduğu da düşünülüyor. Bu kitaplardan Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında ve Yaban Koyununun İzinde'yi okudum, yanlış kelime kullanımları, imlâ hataları ikisinde de bolca mevcuttu ama  okuma zevkini etkileyecek derecede de değildi. İlkini beğenip, ikincisinden fazla hoşlanmamıştım.

Not: Kitapta altını çizdiğim satırlar çok olmasına rağmen yazıya eklemek istedim, daha sonra dönüp okumak hoşuma gidiyor çünkü. Yalnız henüz kitabı okumadıysanız, aşağıdaki cümleler hikayenin dönüm noktalarına ve gizemlerine dair fazla ayrıntı içerebilir, benden söylemesi. :)


Uzunca bir süre tek kelime etmeden yüzüne baktım. Yüzünün bana bir şeyler anımsatmaya çalıştığı hissine kapılmıştım. Ondaki bir şeyler, bilincimin derinliklerine gömülmüş yumuşak, beşik gibi bir şeyi usul usul sallıyordu sanki. Fakat ben, bunun ne anlama geldiğini bilemediğim gibi, sözcüklerim de uzaklardaki bir karanlığa gömülüp gitmişti. [sf 55]

Koltuk seçiminin, sahibinin kalitesini gösterdiğine –bu tamamen bir önyargı sanırım– eminim. Koltuk hafife alınamaz; başlı başına bir dünyadır. Fakat bunu iyi bir koltukta oturarak yetişmiş insanlardan başkası anlayamaz. İyi kitap okuyarak büyümekten hiç farkı yoktur bunun. İyi bir koltuk, bir diğer iyi koltuğu doğurur, kötü bir koltuk, başka bir kötü koltuğu doğurur. [sf 60]

Pek anlayamadığımı söyledim. Çoğunlukla dürüst bir insanımdır. Anladığım zaman anladım, anlamadığım zaman da net olarak anlamadım derim. İkircikli ifadeler kullanmam. Sorunların büyük kısmının ikircikli ifadeler yüzünden çıktığına inanırım. İnsanların çoğunun ikircikli ifadeler kullanmasını, onların aslında içten içe, bilinçsizce de olsa, sorun çıkmayı arzu etmelerine bağlarım. Başka türlü düşünebilmem mümkün değil. [sf 66]

“Benim yüreğim var, o kızınsa yok. O yüzden ben onu ne kadar seversem seveyim, elime hiçbir şey geçmez. Öyle mi demek istiyorsun?”
“Evet, öyle” dedi yaşlı adam. “Sürekli kaybedersin yalnızca. Senin de söylediğin gibi, o kızın yüreği yok. Benim de yok. Hiç kimsenin yok.”
“Fakat sen bana karşı çok şefkatli davranıyorsun. Benim için endişeleniyor, uyumadan bana bakıyorsun. Bu yüreğin bir ifadesi değil midir?”
“Hayır, yanlış. Şefkat ve yürek tamamen farklı şeylerdir. Şefkat bağımsız bir işlevdir. Daha net söylemek gerekirse, yüzeysel bir işlevdir. Bu yalnızca bir alışkanlıktır, yürekten farklıdır. Yürek dediğimiz daha derin, daha güçlü bir şeydir. Üstelik her şeyle de çelişir.” [sf 220]

“Yürek yok” dedi yaşlı adam. “Fakat zamanla senin yüreğin de silinip gidecek. Yüreğin silinip gittiğinde yitirmişlik hissi de kalmaz, çaresizlik de. Gidecek yeri olmayan aşk da kaybolur gider. Geriye yaşam kalır. Sessiz ve durgun bir yaşam. Sen kızdan hoşlanırsın, o da senden hoşlanır. Dilediğin buysa, senindir. Elinden kimse zorla alamaz.”
“Garip” dedim. “Benim henüz yüreğim var, ama buna rağmen, arada sırada yüreğimi hissedemediğim
zamanlar oluyor. Hayır, belki de hissedemediğim zamanlar çok daha fazla. Fakat bir zaman gelip de yerli yerine döneceğine güvenim öylesine sağlam ki, o güven varlığımı ayakta tutuyor. O yüzden, insanın yüreğini kaybetmesinin nasıl bir şey olduğunu, hayalimde doğru dürüst canlandıramıyorum.” [sf 221-222]

 “Yorgunluk nasıl bir şey acaba?” diye sordu.
“Duyguların birçok kısmı bulanıklaşıyor. Kendine acıma, başkalarına karşı öfke, başkalarına acıma, kendine yönelik öfke... Böyle şeyler işte.”
“Bunların hiçbirini tam olarak anlayamıyorum.
“Sonunda her şey anlaşılmaz hale gelir. Üzerinde birçok farklı renk olan bir topacı çevirmek gibidir. Devir hızlandıkça, renkleri ayırmak da o ölçüde güçleşir, sonunda ortaya kaos çıkar.” [sf 232]

“Yürek denilen şeyi sen bile tam olarak anlayamıyor musun?”
“Bazı durumlarda” dedim. “Üzerinden çok uzun zaman geçtikten sonra anlayabildiğim durumlar olduğu gibi, o an artık iş işten geçmiş de olabiliyor. Çoğu durumda, biz kendi yüreklerimizi tam olarak netleştiremeden harekete geçmeyi seçeriz. Bu da herkesin aklının karışmasına yol açar.”
“Bana yürek dediğin şey çok eksiklikleri olan bir şeymiş gibi geliyor” dedi kız, gülümseyerek.
Ay ışığı altında ceplerimden çıkardığım ellerime baktım. Ay ışığıyla rengi beyazlaşan ellerim o küçük dünyada tastamam durdukları halde, konulacak yeri kaybolmuş bir çift heykel gibiydi.
“Ben de aynı kanıdayım. Çok fazla eksiklikleri var” dedim. “Fakat iz bırakıyor. Biz de o izleri sonradan takip edebiliyoruz. Karın üzerine düşen ayak izlerini takip edermiş gibi.”
“İzler bir yere ulaşıyor mu?”
“Kendimize” dedim. “Yürek öyle bir şey işte. Yürek olmadan hiçbir yere ulaşamazsın.”
Başımı kaldırıp aya baktım. Kış ayı tezat yaracak şekilde berrak ışıklar saçarak, yüksek surlarla çevrili şehrin göğünde asılı duruyordu. [sf 241-242]

“Tam olarak anımsamıyorum. Sanki o an hiçbir şey hissetmemiş gibiyim. Anımsadığım tek şey yağmurlu bir sonbahar akşamında bana sarılmaya kimsenin gelmemiş olması. Bu sanki benim için dünyanın sonu gibiydi. Karanlık, acı içerisinde, gelip sarılacak birilerini beklerken, hiç kimsenin
sana sarılmaya gelmemesini anlayabilir misin?” [sf 300]

“Fakat aşk olmasa, dünyanın hiçbir anlamı yok” dedi tombul kız. “Aşk olmasa, her şey pencerenin dışından geçip giden rüzgârdan farksız hale gelir. Dokunamaz, kokusunu hissedemezsin." [sf 300]

"Sen bana bu şehirde savaş, nefret ve ihtiras olmadığını söyledin. Ne güzel. Gücüm yerinde olsa alkış tutmak isterim. Fakat savaş, nefret ve ihtirasın olmaması demek, bunların zıddının da olmaması demektir. Bunların zıddı sevinç, mutluluk ve aşktır. Ancak ihtiras, yok oluş, üzüntü olursa, sevinç  var olabilir. Umutsuzluk olmadan, mutluluk hiçbir yerde var olamaz. Bu benim sözünü ettiğim doğa işte. Şu senin sözünü ettiğin kütüphaneci kız için de durum aynı. Sen gerçekten de onu seviyor olabilirsin. Fakat bu duygun hiçbir yere ulaşmaz. Çünkü o kızın bir yüreği yok. Yüreğini yitirmiş insanlar hareket eden hayallerden farksızdır. Öyle bir şeyi elde etmenin ne anlamı olacak ki?" [sf 464]

“İnsanın içinde uyanan hisleri kendine özgü sözlerle ifade etmesi çok zor bir iştir” dedim. “Herkes bir şeyler hisseder, ama bunu düzgün bir şekilde sözcüklere dökebilen pek fazla insan yoktur.” [sf 484]

Raflarda dizili sayısız kafatasının içinde uykuya dalan eski ışıklar şimdi uyanmıştı işte. Kafatasları sırası, sanki ışığı parçacıklara bölen sabah denizi gibi sessizce ışıldıyordu. Fakat gözlerim onların ışığı karşısında kamaşmamıştı. O ışıklar bana huzur veriyor, yüreğimi eski anıların sıcaklığıyla dolduruyordu. Gözlerimin iyileştiğini hissedebiliyordum. Artık hiçbir şey gözlerimi acıtamazdı. [sf 515]