20 Ekim 2017 Cuma

RİPLEY YERALTINDA Patricia Highsmith

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı:  2016
Sayfa Sayısı: 383

Ripley Yeraltında, Ripley serisinin ikinci kitabı. Bu kitapta Tom Ripley'i hayatını oldukça yoluna koymuş halde buluyoruz, evlenmiş, bir sanat galerisine ortak olarak işini kurmuş ve Fransız taşrasındaki büyük, güzel bir evde zenginliğinin keyfini çıkarır durumda.

Ripley'in sanat galerisinin en büyük gelir kaynağını Derwatt adında yaşlı bir ressama ait tablolar oluşturmaktadır. Derwatt'ın ürettiği eserler tükendiğinde, Tom bu işe yeni bir çare düşünür ve galeri yeniden yükselmeye başlar. Amerikalı bir işadamı olan Murchison, ressamın eserlerinden birini satın aldıktan sonra elindeki resmin sahte olduğundan şüphelenince işler karışacaktır.. 

Bu kitabı, Yetenekli Bay Ripley'e kıyasla daha doyurucu ve iyi buldum. Özellikle genç ressam Tufts'un oluşturduğu karmaşıklık ve gerginlik baya iyiydi.




19 Ekim 2017 Perşembe

YETENEKLİ BAY RİPLEY Patricia Highsmith

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 312

Tom Ripley'in tamahkar hikayesini daha önce okumamış olsam da filmini izlemiştim ama Deniz söyleyene kadar devam kitapları yazıldığından, bir seri olduğundan haberim yoktu. Geçtiğimiz yazın sonunda sevgili Thalassapolis ile Patricia Highsmith'in meşhur Ripley kitaplarından ikisini okuma fırsatım oldu.

Ripley bir barda, merhabası olan uzak bir arkadaşının babası ile karşılaşır. Adam, Tom'a oğlunun Avrupa'ya gittikten sonra Amerika'ya, ülkesine geri dönmek istemediğini ve bu sebeple çok üzüldüklerini anlatır, ondan Dickie'nin yanına giderek,  genç adamı geri dönmeye ikna etmesini ister, bunun karşılığında belli bir ücret de alacaktır. Tom Ripley, teklifi kabul ederek Dickie'nin yanına gittiğinde pek de sıcak karşılanmaz ama öyle kolay pes edecek biri değildir..

Polisiyeden ziyade gerilim yanı ağır bastığı ve çok hoş, akıcı bir anlatımı olduğu için Yetenekli Bay Ripley'i bir çırpıda okuyup bitirdiğimi söyleyebilirim. Açıkçası Patricia Highsmith'den daha basit ve kanlı bir kitap bekliyordum sanırım. Bunun yerine insan psikolojisine yoğunlaşan, şık bir romanla karşılaşmak hem şaşırttı, hem de memnun etti. 

Yazarın diğer kitaplarını da merak ediyorum ama maalesef birçoğunun baskısı tükenmiş durumda, Ripley serisi gibi diğerlerini de Can Yayınları yeniden yayınlarsa okumak istiyorum.

18 Ekim 2017 Çarşamba

AY VE GÜNEŞ KUMPANYASI Naime Erkovan

Yayın Evi: Şule Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 127

Şule Yayınlarının hikaye kitaplarına zaman zaman göz atıyorum. Yazarla kimyamız uyuşur uyuşmaz o ayrı mesele ama en azından belli bir edebi kalitenin üzerinde olduklarından emin olarak okumaya başladığım kitaplar bunlar. Naime Erkovan'ın Ay ve Güneş Kumpanyası da hem ismi hem de kapağıyla öncelik verdiğim bir öykü kitabıydı. Yazan kişi yeni ve hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bir isim olduğu için şekilsel güzellik seçiciliği etkiliyor böyle zamanlarda.

Çakıl Taşlarının Gölgesinde ve Batıya Çağrılan Şiir hikayelerini özellikle beğendim, diğer hikayelerdeki doğu ile batıyı harmanlama çabalarının fazla abartıldığı yerlerde sevmedim, genel olarak ise hoş hikayelerdi diyebilirim. 

Böylece yazdı nehrin yüzeyine yaklaşmaktan korkmayan hatta bazen suyu yırtıp havada takla atarak kendini tekrar nehre bırakan benekli balıkları; en soğuk gecede rüzgârsız ve sıcak bir ânın saklandığını; huşhuş ağacının güneş batarken kırmızı çiçekler açtığını ama daha hava kararmadan onları döktüğünü; zehirli mantarların, alabildiğine güzel bir koku da yayabildiklerini; bazı mağaraların kalplerinde pırıl pırıl taşların uyuyabileceğini. [sf 86]

17 Ekim 2017 Salı

ADLİN Memet Fuat

Yayın Evi: Adam Yayıncılık
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 86

Adlin, uzunca denilebilecek bir hikaye. Sanırım daha önce adını ve eleştiri yazılarını sıkça görsem de Memet Fuat'ın yazdığı herhangi bir metni okumamıştım.

İstanbul'da kalfalı, ahçılı bir eski zaman köşkünün sahibi Vedat bey ile evlenen modern genç bir kız; Adlin'in hayatı yiğeninin kaleminden anlatılıyor. 

Düzgün, duru bir Türkçeyle yazılmış, o zamanın zenginlerinin yaşadığı sıradan hayat enstantaneleri, hikayede dikkate değer, hatırda kalan herhangi bir durum veya olay göremedim. Bu sebeple öylesine, sadece eğlenceli bir okumaydı diyebilirim.

16 Ekim 2017 Pazartesi

SİLİNİR AYAK İZLERİ Behçet Necatigil

Yayın Evi: Adam Yayıncılık
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 140

Ülkü Tamer'in seçtiği şiirlerle, mini mini bir Behçet Necatigil kitabı. Kitabın sonunda İlk Dizeler Dizini adıyla bir bölüm var; seçkide bulunan tüm şiirlerin ilk dizeleri farklı bir sıralamayla şiir gibi yazılmış, bir hayli hoş bir şey çıkmış ortaya. Genel olarak Necatigil, birkaç şiirini sevdiğim bir şair ama özellikle uslûbuna hayranım diyemem.

Evin yalın hali
İster cüce, ister dev
Camlarında perde yok
Bomboş, ev.


Evin -i hali, sabah,
Geciktiniz haydi!
Uykuların tatlandığı sularda
Bıracaksınız evi.

 

Evin -e hali, gün boyu,
Ha gayret emektar deve!
Sırtınızda yılların yorgunluğu
Akşam erkenden eve.

 

Evin -de hali, saadet,
Isınmak ocaktaki alevde
Sönmüş yıldızlara karşı
Işıklar varsa evde.

 

Evin -den hali, uzaksınız,
Hattâ içinde yaşarken
Aşkların, ölümlerin omzunda
Ayrılmak varken evden. [Evin Halleri, sf 38]


15 Ekim 2017 Pazar

SEVGİNİN BAĞLADIKLARI Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 270

Agatha Christie, Mary Westmacott takma adını kullanarak altı duygusal roman yazmış. Bu kitaplardan Türkçe'ye çevrilmemiş iki tane kalmıştı; The Burden ve Giant's Bread. Geçtiğimiz günlerde The Burden, Sevginin Bağladıkları adıyla yayınlandı ve doğal olarak hemen alıp okudum.

Laura, minik kardeşini ölesiye kıskanmakta hatta ondan nefret etmektedir. Fakat evlerinde çıkan bir yangında küçük bebeği alevlerin içinden kurtardığı an tüm duyguları değişir, Shirley'e büyük bir sevgiyle bağlanır. Yıllar geçip büyüdükçe, bu sevgi iki kızkardeşin arasında ağır bir yük haline gelecek, hayatlarını geri dönülmez biçimde etkileyecektir.. 

Her ne kadar çevirirken pembe dizi isimleri gibi bir ad vermelerini yadırgasam da Agatha Christie'nin polisiyelerinde dahi inceden inceye kendini gösteren insan psikolojisine dair anlatımları Mary Westmacott romanlarında sınırsızca genişleyip derinleştiği için genel olarak bu romancıklar hayli hoşuma gidiyor. Bitmemiş Portre veya Sensiz Bir İlkbahar kadar şahane olmasa da Sevginin Bağladıkları zevkle okuduğum bir kitap oldu. 

Aptallık etme. Shirley'nin mutsuz olup olmamasının ne önemi var. Her insan zaman zaman mutsuz olur. Ve bu mutsuzlukla yaşamında karşılaşacağı birçok şey gibi bir şekilde baş etmek zorundadır. Yaşamla başa çıkmak için cesarete, hoşgörüye, açıkyürekliliğe gerek vardır. [sf 86]

Hiç kuşkusuz Laura'nın duygularının kökeninde Shirley vardı. İnsanın herşeyini bildiğini sandığı birinin hakkında bilmediği yeni bir yanı olduğunu keşfettiğinde yaşadığı şoka benzer bir durumdu bu. Laura ve Shirley'nin birbirlerine karşı çok fazla açık oldukları söylenemezdi ama birlikte yaşadıkları uzun yıllar Shirley'nin o zaman kadar Laura'ya nefretlerini, sevgilerini, isteklerini, tutkularını, korkularını anlatmaktan asla çekinmemiş olduğunu göstermişti. [sf 92]




14 Ekim 2017 Cumartesi

GİZLİ KAMERA Zoran Živković

Yayın Evi: Zepros Yayınları
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 191

Başka Zaman Kütüphaneleri'ni çok uzun zaman önce okumuş ve adeta büyülenmiştim. Sonrasında Živković'in diğer kitaplarını da okudum, beğendiklerim oldu ama genel olarak tarzını sevsem de kütüphane hikayeleri kadar hiçbirinden etkilenmedim.

Cenaze levazımatçısı olan baş karakter, yaşadığı kentte bir sinema gösterisine davet edildiği bir mektup alır. Salona gittiğinde kendisinden başka sadece büyük sapkasıyla yüzünü örten bir kadının orada oturmakta olduğunu görür. Işıklar sönüp film başladığında bunun kendisini bir parktaki bankta oturarak geçirdiği bir zaman dilimini, kitap okuduğu için yakınına gelip oturan hoş bir kadını görmediği bir anı gösterdiğini farkeder. Gizli bir kayıt yapılmıştır ve ışıklar yandığında sinema salonunda kimse yoktur. Bir oyunun içinde olduğunu anlayan fakat merak yüzünden kendini bir türlü bundan kurtaramayan adam farklı randevularla çeşitli yerlere gider, ilginç olaylarla karşılaşır, gizemi çözmeye çalışır. 

Gizli Kamera, biraz merak uyandıran, iyi vakit geçirmek için okunabilecek hoş bir roman ama bu tür kedi-fare oyunları halihazırda çok görülen hikayeler olduğu için kendine has bir farklılığı olduğunu söyleyemeyeceğim.

13 Ekim 2017 Cuma

FRANNY VE ZOOEY Jerome David Salinger

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 151

Çavdar Tarlasında Çocuklar'ından sonra başka bir Salinger kitabı okuyacağımı düşünmüyordum ama Franny ve Zooey sıkça karşıma çıktı, beğeni beyanatları, karakterlerle özdeşleşmeler, hayranlıklar gördüm ve bu kadar sevilen kitap nedir diye merak ettim.

İlk bölümde Franny'nin sevgilisiyle buluşup yemek yemesi ve o sırada fenalaşmasını okuyoruz. İkinci bölümde abisi Zooey duş perdesinin ardında banyo yaparken annesi içeri giriyor ve onunla uzun bir konuşmaya tutuluyorlar. Sonrasında annesinin isteği üzerine Zooey salondaki kanepede kendinden geçmiş gibi hasta yatan kızkardeşiyle konuşuyor ve kitap bitiyor. 

Şekilsel olarak bu minvalde ilerleyen roman, biri intihar etmiş diğeri savaşta ölmüş yedi kardeşin en küçük ikisi olan Franny ve Zooey üzerine yoğunlaşıyor. Çok düşünen ve bunalan Franny'nin çıkış yolu arayışı, umursamaz gibi görünen abisinin ona yardım etme çabaları v.s. derken felsefi konuşmalar, konuşmalar, konuşmalar..

Salinger 'benim' dediğim yazarlardan biri değilse de kurduğu dağınık, kaotik atmosfer ve değindiği konularla bu romanı ilgiyle okudum. Absürt öğeleriyle bana biraz Günlerin Köpüğü'nü anımsattı ama aslında komik bir tarafı yok, daha çok varoluş dramı söz konusu. Tam bir modern klasik diyebilirim. 

Ve, işin en kötü tarafı da, bohem takıldığında ya da bunun gibi bir çılgınlık yaptığında, sen de herkes kadar düzene ayak uydurmuş oluyorsun, sadece biçim farkı var. [sf 25]

Tek bildiğim şu, aklımı kaçırıyorum. Ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı bir şeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesten bıktım usandım. İğrenç bir şey bu –iğrenç iğrenç. Kimin ne dediği umrumda bile değil. (...)

Rekabetten korktuğum filan yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben-beni asıl korkutan bu. bu yüzden ayrıldım tiyatro bölümünden. ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, bunun doğru olması gerekmez ki. bundan utanıyorum. bıktım usandım. tam bir hiçkimse olacak cesareteim olmamasından usandım. kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım. [sf 28]

12 Ekim 2017 Perşembe

ATEŞLER Marguerite Yourcenar

Yayın Evi: Metis Yayınları
Basım Yılı: 1997
Sayfa Sayısı: 107

Marguerite Yourcenar, önsözde kitabı şöyle tanımlamış; 'Belli bir aşk mevhumuyla birbirine bağlanmış bir dizi lirik düz yazı.' Şiir değiller, tam manasıyla deneme de denemez ama bir iç döküş gibi, Antik Yunan'a ait  mitolojik hikayeler üzerinden duygusal çıkarımları var.

Ateşler için, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri diyebilirim. Daha ilk bölüme başlarken, bilge bir edebi kalemin cümlelerinden yoğrulmuş metinlerle karşı karşıya olduğunu anlıyor insan ve gelecek sayfalar için heyecanlanıyor. Aşina olmayanlar için kitapta bahsi geçen mitolojik karakterlerin hikayeleri de son bölümde mevcut.

Kitap uzun zaman kitaplığımda durmuştu, okuduğumda bu kadar ertelediğim için hayıflandım. Sandık Odası'nda minik minik böyle daha hangi hazineler bekliyor kimbilir? 

Belli bir insana duyulan aşkın, ne kadar yüreğe işlese de, çoğu zaman geçici güzel bir kazadan başka bir şey olmadığına, ondan önce gelen ve ondan sonra da var olmayı sürdürecek eğilimlerden ve seçimlerden bir anlamda daha az gerçek olduğuna dair belirsiz bir kavrayış söz konusu. [sf 14]

Her düşünce için, kendi kendine bırakıldığında belki de güçten düşecek her aşk için, ona karşı duran ve ona layık olmayan fevkalade kuvvetli bir uyarıcı vardır: DÜNYANIN GERİ KALANI. [sf 17]

Kısır aşk yoktur. Hiçbir önlem işe yaramaz. Senden ayrıldığımda, içimin derinliklerinde, korkunç bir çocuk gibi, acım durur. [sf 38]

Istırap çekenler için zaman yoktur; son hızla aka aka kendini ortadan kaldırır, çünkü her azap saati yüzyıllar süren bir fırtınadır. [sf 68]




11 Ekim 2017 Çarşamba

KIRMIZI PAZARTESİ Gabriel García Márquez

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 107

Márquez okumaya bu kitapla başlasaydım, daha kısa sürede hayran
kalır ve diğer yazdıklarını okumak için meraklanırdım. Fakat ilk olarak Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumuştum, şüphesiz bir başyapıt ama yazarın
zengin hayal dünyasına uyum sağlayabilmek, onun kıymetini bilebilmek için bir alışma evresi gerekiyor. Bu giriş için çok uygun olan Kırmızı Pazartesi hem yazarın diğerlerinden bağımsız romanlarından, hem de incecik hacmine edebiyat okuruna acı bir zevk veren, kısa ve derin hikayesini sığdırıyor.

Kolombiya'da, Gabriel García Márquez'in çocukluğunun geçtiği köyde, çok eskilerde yaşanmış bir cinayet öyküsünü anlatan Kırmızı Pazartesi, bir düğünün ertesi sabahında başlıyor. Gelinin iki kardeşi, Santiago Nasar adında bir gencin peşine düşüyor ve tüm kasabada öldürmek niyetiyle onu arıyorlar. Roman ilerledikçe yavaş yavaş cinayet anına nasıl gelindiği ve aslında neler olduğunu öğreniyoruz.

Kitabın başında (ve arka kapağında) katil ve kurbanın kim olduğunun açıkça yazmasının okuma heyecanı ve zevkine hiçbir zararı olmayacağını şahane bir şekilde anlatan, sürprizbozan fobiklere cevap niteliğinde bir roman bu. Márquez gizem ve gerilimi öyle bir seviyede tutuyor, hikayeyi son derece acı bir şekilde öyle bir tasvir ediyor ki, son sayfaya kadar merak ediyor ve 'çok yazık!' demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Hikayenin verdiği duygu; biraz 'kesinlikle bir gün öleceğini bilerek yaşamak' durumuna benziyor. Santiago'nun öleceğini, hatta barbarca öldürüleceğini biliyoruz en başından, fakat onun yaşadığı anları, yaptıklarını, düşündüklerini, aynı bu durumu başından beri bildiği halde elini kolunu kıpırdatmayan kasaba halkı gibi izliyoruz. Bu da mayhoş bir tad bırakıyor okuyucunun dimağında.

İyi edebiyat böyle bir şey. Bir roman ya da hikaye, okuma esnasında zorlayabilir, bu kitapta olduğu gibi o beyhudelik duygusuyla can yakabilir ama çok güzel olduğu gerçeğini değiştirmez bu. Hatta böylesi, mutlu hikayelerin aksine düşüncede daha derin bir iz bırakır.